• BIST 105.548
  • Altın 146,307
  • Dolar 3,4703
  • Euro 4,1621
  • İstanbul 35 °C
  • Diyarbakır 37 °C
  • Ankara 33 °C
  • İzmir 36 °C
  • Berlin 16 °C

Haydi Kürtler Barışa!

Yavuz Delal

Bu İlke Haber’de ilk yazım olacak! İlke Haber okuyucularına yeni bir yazarla tanışmış olmayı anlamlı kılmayı ummaktayım. Tabi ki daha önce yazılarımı yayımlayan özellikle ufkumuz.com’a teşekkür etmeyi ihmal edemem. İlke Haber’e, okuyuculara ve kendime “hayırlı olsun” diyerek, artık tanışmaya başlayalım: Hadi bismillah! 

 Haydi Kürtler Barışa!

Okunmanın popüler imkânla mümkün olduğu bilinen bir gerçektir. 

Güncele ilişkin yazmak ve günceli belirleyen akımın paralelinde olmak, magazin veya sansasyonla ilgilenme farkını giderirken güncele konu olan olgunun temel esprisini de kolayca ekarte eder. 

Bu kavilden lafımız, Türk sayılan özellikle İslamî kesimin sorumlu aydınlarınadır. 

Söz barış’a geldiğinde barış akımını belirleyen güç odaklarının etkisinde kalmamanın ne kadar mümkün olabildiğini büyük başların yazılarının içeriğinden anlamaktayız. 

Savaşın en yoğun olduğu zamanda barışı da savaşın emrinde yürütmek tarihsel bir ironidir herhalde. 

Türkiye’de aydınların, savaş devletinin barış emrinden ne kadar özgür oldukları tartışmaya olabildiğince açıktır. 

Asıl suçlu olan, güç kavramını mümkün kılan bütün enstrümanları elinde tutabildiğinden mızıkçılık yapan “kötünün” hakkını isteyenin olduğunu pek rahatça biçimlendirebilmektedir.

 Kürtlerin yüz yılı aşkındır kavgasını verdikleri şeyin özünü, “kendi kaderini belirleme gücünün”, yani “egemenlik hakkının” teşkil ettiği temel gerçeğini ıskalamaya matuf bir barış atmosferiyle huzura ulaşılacağını sanmanın ve “kötü Kürtlerin” barış adına mahkum edileceği emrini işler kılmanın ne kadarının aydın, ne kadarının da emir işi olduğu açıklanmaya muhtaçtır. 

Emri yerine getirmek için harekete dönüşen barış orkestrasına İslamî kesimden büyük bir sesle ve iştiyakla katılanların “egemenlik hakkı” konusunda aynı heyecanı duyduklarına tanıklık etmemiş olmamız, “emri yerine getirmek için” ifadesini anlamlı kılmaktadır. 

En iyimser yaklaşımla “Kürt sorunu”nda PKK ile T.C’nin ilişkisini yorumlamanın ötesine geçememiş bulunan İslamî kesimin kanaat önderleri, şimdilerde bu yorumu barış adına salt T.C lehine geliştirmekteler. Barış, T.C lehine geliştirilen yorumda onlar için bulunmaz Hint kumaşı hüviyetindedir. 

Bu fırsatı popülist biçimde ve hoyratça kullandıkları gözden kaçmıyor. 

Münhasıran İslamî kesimin aydınlarından beklenmesi gereken temel görev; gerek Kürtlerin irade beyanlarına saygı göstermeye ve gerekse de savaşa ilişkin olarak bütün Türkiye’nin erdemli unsurlarıyla hükümetlerine karşı bir blok oluşturmaya öncülük etmeleri ve “çakma inkâra” ve “savaşa” komutanlık eden hükümeti “Kürtlerin hakkını vermeye”, buna gücü yetmiyorsa yürürlükteki “savaşı sonlandırmaya” davet etmeleri olmalıydı. 

Bunu yaparak en azından hak-hukuk karşısındaki tavrını bütün taraflara göstermiş ve öteden beri kendilerine yöneltilen -haklı- eleştirileri göğüslemiş olmalıydılar. 

En azından bir ağızdan, “T.C tarafından bizim adımıza yönetilen bu savaşın ortağı değiliz” diyebilmeliydiler. 

Maalesef, işin özünü ıskalayan bir atraksiyon olsa da, PKK ile T.C arasındaki kavgayı T.C lehine barışla yorumlamak dahi İslamî kesimin başlatıcısı olmadıkları bir şeydir. 

“Kürt sorunu”nda eğrisiyle-doğrusuyla hiçbir şeyin başlatıcısı dahi olamayan İslamî denen kanaat, önderlere sahip olsa ne olur ki! 

Her şeyi tüken ve hiçbir şey üretemeyen bir İslamî kanaat önderliğiyle karşı karşıya olduğumuz bir gerçek! 

Üreten olamayan İslamî kesimin kanaat önderlerinin “Kürt sorunu”nda en kolay yaptığı şey tüketmektir. 

Tabi tüketmeleri için de önlerine tüketecekleri şeyin sunulması gerekmektedir. Yani önlerine bir şey koymadığınızda tüketici dahi olamamaktadırlar. 

Herkes bağırıyor; “haydi Kürtler barışa”! 

İslamî kesimin kanaat önderleri de, “herkes böyle bağırdığına göre meselenin esası ve mevcut olanın doğrusu budur” düşüncesi veya faydası ile orkestraya katılıyor; “haydi Kürtler barışa”! 

İslamî kesimin kanaat önderleri eğer meseleyi esastan ele alabilme yürekliliğini gösterseydi, Kur’an vahyinde lümpen bir barış yaygarasının, yani adalet ve kıst ile kayıtlanmamış bir barış çağrısının bulunmadığını göreceklerdi: “Aslihû beynehumâ bi’l-adli ve aksitû; adalet ve eşitlikle barıştırın; 49/9” ayeti, barışı adalet ve kıst ile kayıt altına alıp anlamlı kılmaktadır. 

“Kürt sorunu”nda Türkiyeli erdemlilerin de, barış yanlılarının da yapması gereken şey, ama özellikle ve münhasıran İslamî kesimin yapması gereken şey, T.C’ye ve hükümetine dair hiç ilgilenmedikleri kendi görevlerinin ne olduğunu temin ve tesis edip kendi üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmektir. 

Onların görevi barış karşısında Kürtlerin ne yapması gerektiğinin altını doldurmaktan önce T.C ve hükümetinin yapmaması gereken şeyin bildirimini yapmaktır. 

Türk sayılan İslamî ve diğer kesimlerin tüm erdemlileri ve kanaat önderleri; öncelikle kendilerinden ve T.C’yi ve hükümeti hakkaniyete davet etmekten sorumludur. Kendilerine ilişkin görevlerini ikame etmekle sorumludurlar! 

Çünkü T.C Kürtlere dair politikasını Türklük veya Türk sayılan halklar adına yapmaktadır veya yaptığını iddia etmektedir. 

Kürtler, kavgalarını teşkil eden egemenlik olgusunda yöntemsel olarak eğer yanlış yolda ilerliyorsa, onların yanlışından, görevlerini hakkıyla yerine getiren Türk sayılan suçsuzlar sorumlu tutulmazlar. 

Barış, çıplak bir gerçekle sizi karşı karşıya getiremiyorsa o barış, yalnızca bir yaygaradır. Ve yalnızca hakim gücün “Kürt sorunu”nun esasını unutturmasına yarar. 

Türk sayılan münhasıran İslamî kesimin sorumlu aydınlarının barış çağrısı onları şu çıplak gerçekle karşı karşıya getirmiyorsa, barışın, yalnızca emri yerine getirmeye dair bir çağrı olduğu açık olacaktır. 

O çıplak gerçek; hangi formatta olabileceği ayrı olmak üzere, gasp edilmiş olan Kürtlerin kendi kaderini belirleme gücünün, yani kendi üzerinde kendi egemenliği hakkının koşulsuz iade edilmesidir. 

Bu gerçek, Türk sayılanlar için neden çıplaktır peki? 

Şunun için; öncelikle gerçeğin çıplak olması onun acıtma özelliği dolayısıyla söz konusudur. Öyleyse Kürtlerin egemenlik hakkının kabulü üzerine dile getirilen bir barış -ki gerçek barış budur-, özellikle Türk sayılan halklarla bir sistem kurmuş bulunan İslamî kesimin aydınlarını kesinlikle gözden düşürecektir. 

Bu kesimden, “Kürtçü”, “hain”, “satılmış” gibi damgaları yemeye cesaret edemeyen hiç kimse adalet ve kıst ile kayıt altına alınmış bir barıştan asla söz edemeyecektir. 

Çıplak gerçek, Türk sayılan halklar arasında sizi Kürtçü, hain ve satılmış olarak damgalayacak,  bunu göze alan, ancak gerçek bir barıştan söz ediyor demektir. 

Oysa biz, “Kürt sorunu” dolayısıyla Türk sayılan halklar arasında bugüne dek İslamî kanaat önderlerinden böyle damga yemiş birinin varlığına şahit olmuş değiliz. 

Bizi şahit kılın! Kendinize ve gerçek barışa!

  • Yorumlar 3
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89