• BIST 97.533
  • Altın 145,781
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • İstanbul 22 °C
  • Diyarbakır 29 °C
  • Ankara 13 °C
  • İzmir 19 °C
  • Berlin 26 °C

Hak yok çözüm yok

Yavuz Delal

Bir şeyin tabiatını bilmek, o şeyin "gerçekliğiyle uyumlu olmak" imkânını edinmek demektir. Aslında bu, tam olarak hak kavramının da tanımıdır.

Tabiatın bağlı olduğu yasaların belirlenmesi (ki bunlar kendisinde değişmenin olmadığı ilahi gelenektir), onun gerçekliğiyle uyumlu ilişkiler kurmanın zorunlu öğesidir. Bu bilgi ve bu bilgi üzerine inşa edilen ilişki aynı zamanda hak kavramının bütünlüğünü ifade eder.

Bir şeyin tabiatını belirlediğimiz zaman hak olanı ortaya çıkarmış oluruz. Ve o şeyde hak olanı tespit edip o hakkın rehberliğinde ilerlediğimiz zaman; işte o zaman ancak elde ettiğimiz düşüncelerde ve ortaya koyduğumuz davranışlarda adaletli olabiliriz (Kur'an; 7/159, 181). Aksi halde ise, ortaya çıkan sonuca zulüm denir. 

Hak gelmeden batıl gitmez 

Adalet nerededir? 

“Adalet nedir” önemlidir; ama “adalet nerededir” daha önemlidir; veya “Kürt sorunu”nda adaletin ne olduğundan daha fazla nerede olduğu önemlidir: Adalet TC mahkemelerinde midir? Anayasasında veya meclisinde midir? Yoksa Kürtlerin istemlerinde midir? 

Adaletli olmak, hak olana göre düşünmek ve davranmaktır. Hak üzere kuram ve pratik ortaya koymayandan adalet beklenemez ve talep edilemez. Çünkü bu, adalet kavramının tabiatına aykırıdır. Kur'an vahyinde hiçbir peygamber ve hiçbir anlatının haklı tarafı, haksız egemenden adalet talep etmemiş, onlara "adil ol" çağrısında bulunmamıştır. "Adaletli olun" diye Allah yalnızca hak üzere olanlara çağrıda bulunmuştur (mesela bkz. 5/8): Bütün peygamberler ve zalim-mazlum diyalektiğindeki bütün haklılar, haksız tarafı adalete değil hakka davet etmiştir ve ondan adalet değil hak talep etmiştir. 

Yani adalet hak iledir; ve hakkın tecelli etmediği yerde adalet hiçbir anlam ifade etmez, aksine zulmün diğer adı olur (27/60'daki kavmun ya'dilûn; adaletli kavmin ne anlama geldiğine bakınız); ve hakkın tecelli etmediği yerde batıl devam eder. 

"Câel hakku ve zehekal bâtıl; hak geldi batıl zail oldu:17/81" ayeti gayet veciz bir biçimde hak/yasalite/tabiiyet/gerçek belirlenmeden batılın giderilmeyeceğini ortaya koymaktadır. Hak gelmeden batıl gitmez. Esas olan adalet, barış veya çözüm değil bunların hak üzere olup olmadığıdır. Yani esas olan, tek kelimeyle haktır. 

Adaletin zıttı olan Zulüm nedir? 

“Zulüm nerededir” önemlidir; ve fakat “Kürt sorunu”nda olduğu gibi “zulüm nedir” daha önemlidir. Yani “Kürt sorunu” dolayısıyla Kürtlerin şiddet olarak görünen davranışlarına zulüm denir mi? Yoksa asıl suç yeryüzünde Kürtlerin tabiatına aykırı bir irade ortaya koyanın mıdır? (bkz. 42/40, 41) 

Bir şeyin tabiatını bilmeden de o şeyle ilişki kurmak imkân dahilindedir; ve fakat o şeyin tabiatıyla uyumlu olunamayacağından kurulan ilişkiyle asla herhangi bir gerçek/hak elde edilemez. İşte hak ile uyumlu olmadan, yani eşyanın tabiatı bilinmeden herhangi bir şeyle kurulması imkân dahilinde olan ilişki, ancak zulüm ile mümkün olur. Yani tabiatını bilmeden bir şeyle ilişki kurmak, ona zulmetmeden mümkün değildir. 

"Kürt sorunu"nun tabiatı 

“Kürt sorunu”nun bir diyalektiğin sonucu olduğuna ve bu diyalektiğin de, en genel Kur'anî kavramsallaştırmayla, zalim-mazlum diyalektiği olduğuna inanmaktayım. 

Diyalektikten bahseden açıklamalar köktenci görünümü sayesinde özellikle AKP iktidarı sürecinde gelişen ve tüm tarafların diline pelesenk olan barışçıl yaklaşımlarca nahoş karşılanmaktadır. Oysa diyalektik, meselenin tabiatını belirlemede bir esas olarak barış dilini dışlamaz ona esaslı bir zemin sağlar. 

"Kürt sorunu"nu doğuran diyalektik; meselenin yapısını, tabiatını veya genel yasalarını belirlemek ve bu belirlenimden inançlarımızı açıklayabilmek için düşünmek ve tespit etmek zorunda olduğumuz şeydir. 

Diyalektiği İslamî düşünce içerisinde örneklemek ise, İslamî düşüncenin temel kıstası olan Kur’an vahyi ile mümkündür. İslamî düşünce eğer Kur’an vahyi ile diyalektiği açıklamıyorsa, o İslamî düşünce değildir. Yani, “İslam’a göre” diye bir ifadeyle karşılaştığımızda anlamamız gereken ilk ve tek şey bunun “Kur’an vahyine göre” demek olduğudur. 

Eğer İslamî denen düşüncede "efradını cami, ağyarını mani" bir biçimde Kur’an vahyi ile irtibat kurulamıyorsa, buna birilerinin "İslamî düşünce" demesinin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü İslam Kur’an vahyi demektir; ve Kur’an vahyi yoksa, İslam da yoktur. 

En önemli olan şey şudur: Eğer İslam, temel ve tek metni olan Kur'an vahyinde toplanmış olay, olgu, nesnel durum, öznel durum, kuram ve metotlardan oluşan bir bütünse (ki öyledir), o zaman İslam'a göre, yani Kur'an vahyine göre açıklama yapmak isteyen adamların da, isabet etsin ya da etmesin, bilinen bu bütünden çağdaş olaylara, olgulara, nesnel durumlara, öznel durumlara, kuram ve metotlara açıklama kazandıran insanlar olmaları zorunlu olarak gerekir. 

"Kürt sorunu"nda olduğu gibi bir meselenin tabiatını veya onun yapısal yasalarını belirlemeden onunla ilişki kurmak en temel sapmadır. Bir kez sapma temelden gerçekleştiğinde artık yanlışlık (batıl) onun önlenemez karakteri olur. Bu temel ya dönüp yeniden gerçeğe uygun biçimde inşa edilir ya da asla doğruya ulaşılmayan bir akışa mahkumiyete devam edilir. Bu ise tam bir kısır döngüdür; ve bunun en açık örneği yüz yıldır kendi etrafında dönüp duran ve hiç bir sonuç alınmayan ve doğal olarak bir sonucun alınması da mümkün olmayan Kürt sorunudur. 

Öyleyse bir meselenin tabiatını belirlemeden o meseleye ilişkin Kur'an vahyine göre açıklama gayreti, hangi niyetle olursa olsun, gerçeği ortaya çıkaran bir gayret olmayacaktır. Zira o meseleye ilişkin Kur'an vahyinden kâmil ve iknâ edici olmayan bir açıklamayla karşılaşmış oluruz, ki on yıllardır "İslam'a göre" diye açıklanan hiçbir görüşün Kürdistanlı mazlumları tatmin etmediğini görüp durmakta ve hatta yaşamakta olmamız bunun yeter kanıtıdır. 

İşte Türkiye'de meselenin tabiatını belirlemeden onunla ilişki kuran "İslamî düşünce" bu yüzden adalete değil zulme hizmet etmiştir. Nitelikli olmayan istisnaları hariç, Türkiye'de İslamî düşünce adalet, kardeşlik veya ümmet adıyla çıkmış; ve fakat zulme araç olmuştur. 

Yukarıda bahsettiğimiz bu "en önemli olan şey"i anladığımız zaman, bunun hemen peşinden şunu da anlamamız gerektiğini fark ederiz ki, bu da bir diğer en önemli şeydir: O da şudur; bir meselenin tabiatını belirleyip o meselede hak olanı ortaya çıkarmak ve bu hak üzere belirlenen temel yasalar çerçevesini açıklamada elverişlilik sağlayacak Kur'an vahyi bütünselliğine öznel durum hakkında müracaat etmek. 

"Kürt sorunu"nun tabiatı nedir? 

"Kürt sorunu"nun tabiatı aslında bunca laf etmemizin rağmına karmaşık değildir. Çünkü onun tabiatı Kürtlerin istemlerinde ayan-beyan olmuştur. Önemli olan bu istemlerin, meselenin tabiatı olduğunun anlaşılması, kabul edilmesi ve bu istemler üzerinden, onlar formüle edilerek Kur'an vahyine yönelinmesidir. Kürtlerin istemleri (hak budur çünkü) üzerinden Kur'an vahyine geleni, Kur'an vahyinin asla boş göndermeyeceğine ve ona mutlaka kâmil ve iknâ edici bir açıklama kazandıracağına şahitlik ederim. 

Meseleyi şöylece formüle edebiliriz: 

“Kürt sorunu” ile İslam arasında kurulması gereken bağ, İslam olanla Kürtlerin konum(suz)landırılmasıyla konumlanması gereken şey arasındaki anlam ayrımını yapıp Kürtlerin olması gereken yere konulmasıdır. Bir başka deyişle, Kürtlerin yüzyıllık istemleriyle evrendeki ontolojik, sosyolojik ve politik konumu arasındaki İslam’a dair epistemik bağın belirlenmesi ve bu belirlemenin iman edenlere bir sorumluluk olarak yüklenmesidir. 

Bana kalırsa, “Kürt sorunu”yla İslam arasında kurulması gereken bağ, en kâmil şekilde Musa ve Firavun kıssasının rehberliğiyle elverişli hale getirilebilir. Bu kıssayla Kürt sorunu”nun diyalektiği hakkında kâmil bir bilgiye sahip olmak ve vahyin bütünlüğü ile buradan ilişki kurmak mümkündür. Dolayısıyla Musa ve Firavun kıssasını etüt etmeyen bir İslamî düşüncenin “Kürt sorunu”nu İslamî açıdan değerlendirmesi, nezaketen söylüyorum, olabildiğince yetersiz kalacak ve kendi kimliğinden uzak olacaktır. 

Meselenin tabiatı, yani hak olan belirlenmedikçe adalet, barış ve çözüm gerçek bir kaygı ve beklenti değildir. Hepsi yalandır! 

Çünkü: "Kürt sorunu", onun tabiatı anlaşılmadan çözülmez!

  • Yorumlar 4
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89