• BIST 89.270
  • Altın 146,921
  • Dolar 3,6543
  • Euro 3,9297
  • İstanbul 10 °C
  • Diyarbakır 6 °C
  • Ankara 0 °C
  • İzmir 10 °C
  • Berlin 10 °C

Hak ve hakikatin temellükü

Ali Bulaç

Mutlakiyet iki şekilde oluşur: Biri toplumsal dinamiklerin zayıflığından maharetle istifade edebilen muhteris birinin veya bir zümrenin siyasi ve idari gücün tamamını ele geçirmesi; diğeri yasal yollardan elde edilmiş bir iktidarın zaman içinde sorgulanamaz, denetlenemez yetkilerle donatılması.

Her iki durumda da hukukun üstünlüğü ilkesi, kuvvetler ayrılığı rafa kalkar; serbest muhalefet ve ifade özgürlüğü kısıtlanır.

       Mutlak iktidar,  mülkün temellüküdür. “Mülk üzerinde temellük” idarî, beşerî ve maddî kaynakların ele geçirilmesini gerektirir. Fakat elbette kimse çıkıp da, “mülk üzerinde tasarruf hakkı benimdir” şeklinde yalın bir beyanda bulunmaz, tasarruf ve kontrol arzularını rasyonalize ederek meşrulaştırır. Bu da hak ve hakikatin temellükü; siyaset ve idarenin temellükü; emir ve yasamanın temellükü; beşeri-tabii ve maddi kaynakların temellükü şeklinde olmak üzere dört alanda görülür.

       Hak ve hakikat eşyanın tabiatına ve mahiyetine uygunluk demektir. İnsan fıtraten hak ve hakikate olduğu kadar, hakkaniyet ve adalete de yatkın ve muhtaçtır. Mutlak iktidar peşinde olan şahıs, kendini hak ve hakikat zemininde temellendirmek ister. Bu, onu hak ve hakikati sadece kendisinin temsil edip sahiplendiği fikrine götürür. Birer siyasi fırka olan itikadî mezheplerin hareket noktalarına baktığımızda, hak ve hakikat temellükünü en aşırı noktalara vardırdıklarını görürüz.

         Belirtmek gerekir ki hak ve hakikat üzerinde tekel kurmak sadece semavî, hikemî ya da kendilerini şu veya bu kutsala refere eden din müntesiplerinde değil, tamamen seküler ve hatta ateist-materyalist doktrin ve ideolojilerde de müşahede edilir. Pozitivizm, gerçekliğin sadece aklın rehberliğinde tabiattan elde edilen bilgi olduğunu savundu. Buna göre üniversiteler yeni çağın tapınakları olacak, devlet gerektiğinde despotizme de başvurmaktan çekinmeyerek yeni bir insan ve yeni bir toplum yapılandıracaktı. Bu temel anlayıştan hareketle komünizmin hüküm sürdüğü ülkelerde Marxizm yegâne doğru ideoloji ve doktrin kabul edildi, öyle ki evrenin materyalizm verileri dışında da açıklanabileceğini öne süren bilim adamları tımarhanelere tıkıldı. Pozitivizm ve komünizmin (bilimsel sosyalizm) materyalizmi, aslında Kilise'nin kendini kurtuluşla ve mutlak hidayetle özdeşleştiren teolojik doktrinini sekülerleştirmesinden ibaretti. 19. yüzyılın fundamentalizmi de pozitivizmin dini formu olarak İncil'in literal söylemini kesinliğin metni olarak mutlaklaştırıyorlardı.

        Bugün İslam dünyasında mezhepler, fırkalar ve cemaatler de din yorumlarını mutlak hakikat görmekte, kendilerini Nuh'un gemisi olarak takdim etmektedirler. Aydınlanmanın pozitivizmi, Marxizm'in materyalizmi ile Hıristiyan fundamentalizmi, modern zamanlarda İslam dünyasında “tekfirci selefilik” formuna bürünerek sahneye çıktı. Nassın literal okuyuşunu esas alan yorum, birden fazla içtihat ve mezhebe kapı araladığından, lafzın ilk zihne çarpan anlamını esas alıp doğrudan eyleme geçiyorlar. Böylece kesin inançlılık ve lafzın zahiri anlamı, tekfirci selefilikte İslam içindeki bilumum yorum ve mezhebin, fırka ve toplulukların tasfiyesine dönüştü. Bu yaklaşımda olanlara göre bütün Şiiler ve Aleviler “rafızi”, tasavvuf ehli ve tarikat mensupları “müşrik”, kendileri gibi düşünmeyen ve onlara katılıp biat etmeyen Sünniler “mürted” olarak kodlandı. Her şey bu kadar kesin ve net olduğun göre, fazladan kelam, fıkıh, tefsir ve usul tartışmalarına girmek vakit kaybı olabilir ancak. Yapılması gereken şey belirmiş mutlak hakikat ve kesinliğin kendisinde somutlaştığı siyasi varlığın çatısı altında birleşip “rafizileri, müşrikleri ve mürtedleri” tasfiye etmek, eşzamanlı veya sonra dış işgalci güçleri, siyonist ve haçlıları ortadan kaldırmak olmalıdır. Bu olayda da rasyonalize edilmiş meşruiyet çerçevesi hak ve hakikatin temellükünü sağlamakta, böylelikle  gruba sosyal, politik veya sivil iktidar alanları açmaktadır. Bu iktidar mutlaktır çünkü hakikat elde ise buna herkesi boyun eğdirmek “hak” olmaktadır.

        Kelam, fıkıh, usul ve sosyo-politik alanlarda mutlakiyetçiliğe kapı aralayan hak ve hakikat üzerinde kurulan tekeli kırmanın yolu, “hak”kın Allah'ın isim ve sıfatı olduğu, hakikatin ancak O'nun katında bulunduğu, beşerî olan her türden bilgi, düşünce, yorum ve siyasetin zannî olduğu fikrini   Müslümanların siyasî telakkisi haline getirmekten geçer.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89