• BIST 82.130
  • Altın 147,965
  • Dolar 3,7924
  • Euro 4,0583
  • İstanbul 9 °C
  • Diyarbakır 10 °C
  • Ankara 3 °C
  • İzmir 9 °C
  • Berlin 0 °C

Hacıyatmaz

Yıldıray Oğur

“Pınarcık eylemi kimsenin çarpıtamayacağı gerçekleri ortaya sermiştir. 2 Haziran’da Ömerli’nin Pınarcık köyünde köy korucularına karşı gerçekleştirilen soylu eylem, bir dizi, eylemin doruğu oldu. Pınarcık ardından Türk sömürgeciliğinde onların deyimiyle milli krizi başlamış…”

“20 Ağustos gecesi Eruh’a bağlı Kılıçkaya köyünün Milan mezrası büyük bir ARGK birliği tarafından basılarak denetim altına alındı. Daha önce birkaç kez uyarılmış olmalarına rağmen düşmana uşaklıkta kararlı görünen … adlı hain çeteler, teslim olmayıp karşı koymaya çalışınca evlerine yönelik saldırı düzenlendi. 25 çete ve yakını öldürüldü…”

Serxwebun PKK’nın resmî yayın organı olan aylık bir dergi. Derginin eski sayılarına internetten ulaşılabiliyor. (http://www.serxwebun.org/arsiv/68/#/2/zoomed)

Derginin Haziran 1987 sayısında “soylu” diye bahsedilen ‘eylem’ Mardin’in Ömerli ilçesine bağlı Pınarcık köyünde oldu. “Eylem”de 30 kişi öldürüldü. Ölenlerden 16’sı çocuk, 8’i kadındı.

Derginin Ağustos 1987 sayısında bahsedilen Eruh’a bağlı Milan mezrasında öldürülen “25 çete ve yakını” arasında ise biri 3 günlük, biri 6 günlük iki bebeğin de olduğu 10 çocuk bulunuyordu.

İki yıl boyunca korucu veren köylere düzenlenen bu katliamlardan örgüt “işbirlikçiliğin, çeteciliğin cezalandırılması” olarak gururla bahsetti, politik anlamlarını açıkladı.

Yıllar sonra örgüt için iktidar kavgalarında o devrin “kahraman komutanları” “dörtlü çete” ilan edilip tasfiye edilene kadar. 24 yıl sonra da Murat Karayılan 2011’de çıkan Bir Savaşın Anatomisi kitabında bu eylemlerin bir öz eleştirisini verdi.

Ama yine de “bebek katili” sözünün ilham kaynağı olan o katliamlar Kürtlerin çoğunluğu için olağan şüpheli olmayı hak eden bir sicili olan devletin katliamlar listesinde duruyor hâlâ.

PKK’nın kendi içinde bir öz eleştiri ve epey kanlı bir tasfiye kültürü olduğu biliniyor. Ama bunu yüksek sesle yapmasını gerektirecek bir kamuoyu tazyiki hissettiği anlar nadir oldu.

2008’de Diyarbakır’da dershane öğrencilerinin öldüğü katliam için sitesine “Sen kalk savaş uçaklarınla sivil köyleri yerle bir et, eh birileri de kalkıp Amed de işgal edilmiş Kürdistan’ın başkentinde kendine sefa süren ve insanların kanı üzerinden kendini yaşatanlara, insani tepkisini gösterir” yazıları koymuş bir örgütten bahsediyoruz.

2011’de Batman’da, Siirt’te Kürt sivilleri hedef alan saldırılar için üst perdeden özür mesajları gelmişti.

Daha çok son Bingöl saldırısında olduğu gibi açıklanması zor eylemler “lokal gruplara”, “kendi inisiyatifiyle hareket edenlere” ya da “derin yapılara” mal edilip üzeri kapatıldı.

Bir ara epey popüler olan “Biz yapmadık, TAK (Teyrenbazen Azadiya Kurdistan-Kürdistan Özgürlük Şahinleri) yaptı”yı herkes hatırlayacaktır. TAK müzakerelerin ortasında 2010’da Taskim’de canlı bomba patlatınca Karayılan adını vererek bu örgütle bir ilişkileri olmadığını açıklamıştı.

2011’de Ankara Kızılay’da üç kişinin öldüğü eylemden sonra TAK’ın adı unutuldu. Ta ki Kobani üzerine birkaç gün önce yaptıkları “Kobane yangın yerine çevrilmişken Türkiye metropolleri rahat uyumayacaktır” tehdidine kadar.

Eski defterleri açmanın kimseye bir faydası yok, doğru. O yüzden Hakikatleri Araştırma Komitesi gibi öneriler hem devletin hem PKK’nın günahlarını deşmek savaş için yeni gerekçeler üretmekten başka bir işe yaramaz.

Bizim ihtiyacımız olan şey helalleşip unutmak.

Ama bunu yapabilmemiz için hakikatle yüzleşmeye ihtiyacımız var. Ve hikayeyi efsanelerden kurtarıp doğru düzgün anlatmaya.

Bunun için de barışın, çözümün her iki tarafını da hatalarıyla yüzleştirip, eleştirebilmek şart.

Devletin yapıp ettikleri hakkında epeyce şey yazıldı çizildi, bir aydınlanma yaşandı. “Devlet Kürt meselesinde yanlışlar yaptı, katliamlar yaptı” diyen iki parti (AK Parti ve CHP) yüzde 80’e yakın oy aldığına göre o inkâr evresi Batı cephesinde aşıldı. Hükümet, çözüm sürecinde eksik yanlış hatalı ama sürekli eleştiriliyor, adım atmaya zorlanıyor. Hükümete yakın çevrelerden de çözüm sürecinde daha hızlı olması için eleştiriler geliyor. Bu konuda açık bir tartışma ortamı var.

Peki ya PKK cephesinde?

30 yıldır şiddeti bir siyasi yol alarak seçmiş örgütün bundan vazgeçip siyasileşmesi için sadece devletle anlaşması yetmez. Buna ikna olması, iç tartışmalarıyla bunun kendisi için de iyi olduğuna karar vermesi gerekir

Ve bunun için onu teşvik edecek iyi dostlara, serin kafalı bir uluslararası okumaya ve “sünnetsiz çıkan, domuz yiyen, IŞİD’le aynı şey olan” devlet ağızlı eleştirilerin yapamayacağı dürüst eleştirilere ihtiyaç var.

Öcalan örgütünü defalarca siyasileştirmek istedi. Devlet de çeşitli defalar bu sorunu çözmek için girişim başlattı. 90’ların başında, 98 sürecinde, Öcalan yakalandıktan sonra ve Oslo sürecinde bu denemelerin başarısız olmasının iki temel nedeni vardı.

Birincisi devletin esnemeyen katı politikalarıydı. İkincisi de PKK, Körfez Savaşı, Irak işgali ile kendine alanlar, imkânlar, silahlar buldukça çözüme ihtiyacı kalmadığını düşündü ve kararından vazgeçti.

Çözüm sürecinin bu kez ve henüz yıkılmamasının da arkasında bu iki konuda alınmış mesafeler var.

İlki, devletin kararsızlığıydı. Çözüm sürecine karşı olan Cemaatin hükümetle olan ortaklığı hükümetin rotasını zaman zaman değişmesine neden oldu. Hükümet o prangadan kurtuldu. Artık çözüm sürecine başını koyduğunu her yerde söyleyen bir lider, çözüm yol haritasını Resmî Gazete’de yayınlayan, çözene kadar bize uyku yok diyen bir başbakan var. PKK eşittir IŞİD gibi açıklamalar, Kobani meselesinde başarısız algı yönetimine rağmen sürece açık destek veren bir kamuoyuyla yola devam ediliyor.

İkinci engeli de örgüt menfaatlerini Türkiye’de barıştan yana gören stratejik okumasıyla Öcalan ortadan kaldırdı. Bütün “daha iyi fırsat” talepleri ondan döndü. “Önderlik” olarak anılan tartışmasız liderliğini 2011’den farklı olarak kullandı ve çözümün Gezi’de, 17 Aralık’ta net bir şekilde arkasında durdu.

Ama çözüm sürecinin önüne kaçınılmaz iki büyük talihsizlik çıktı.

Birincisi Suriye kriziydi. 2011’de çözüm sürecini bitiren Suriye’de Kandil’in önüne açılan fırsatları kullanma isteği ve bu yüzden içine girdiği ittifaklardı. Bugün de çözüm sürecinin önündeki en büyük engel PKK’nın bir kanadının aklını Türkiye’deki barıştan çok, Suriye’de PKK tarihinde ilk kez şehirlerde elde edilen hakimiyet çelmesi geliyor. Bu fırsatçılık her seferinde Öcalan’dan döndü.

Ama en son deneme Öcalan’ı da köşeye sıkıştırdı.

Önce haftalarca sahte belge üretmekten, fotoğrafları görüntüleri çarpıtmaya kadar profesyonel bir kara propaganda faaliyetiyle IŞİD’i destekleyen Türkiye hikayesine herkesi inandırdılar. Yalanları çöktükçe yeni bir yalanla yola devam ettiler. Hükümet de bütün bu propagandayı aylarca seyretmekle yetindi.

(O kadar ki meşhur İrangate [İran-kontra] skandalının baş aktörü, İran’a silah satıp, parasıyla Nikaragua’daki solcu hükümet karşıtı kontra gruplara yardımı örgütlemiş emekli yarbay Oliver North bile o dezenformasyonun bir parçası olan güya bir Türk eriyle [sivil beyzbol şapkalı} IŞİD’çileri yan yana gösterdiği iddia edilen kareyi “Kobani sınırında çalışan Amerikalı bir müteahhit bana gönderdi” yalanıyla paylaştı)

Suriye’de bu hayallerini gerçekleştireceği iki ayrı büyük bölgeleri olmasına rağmen, üç tarafı kuşatılmış, bir nokta kadar kalmış, nüfusunun tamamına yakını Türkiye’ye geçmiş Kobani’den de bir Stalingrad hikayesi çıkarıp, bütün topları da “Srebrenica katliamını izleyen hatta çetelere destek veren” Türkiye’ye çevirmeyi başardılar.

Sonra Kobani için Kobanililerin kaçtığı Türkiye’yeyi Kobani’ye çevrime çağrıları geldi.

Mehmet Öcalan’ın Öcalan’a atıfla söylediği “IŞİD'in olduğu yerde ve Kürtlerin yaşadığı bölgede nerede bir IŞİD varsa sonuna kadar direnilecek” sözleri geldi önce.

Sonra Kandil hedefi daha netleştirdi: “Kuzey halkımız IŞİD çetelerine, uzantılarına ve destekçilerine hiçbir yerde yaşam şansı tanımamalıdır. Tüm sokaklar Kobani sokaklarına dönüştürmeli, bu saatten itibaren milyonlar sokaklara akmalı, sınır insan seline dönüşmelidir...”

Ve Hemen arkasından da HDP acil toplanıp “7’den 70’e bütün halklarımızı sokağa, alan tutmaya ve harekete geçmeye çağırıyoruz. Bundan böyle her yer Kobani’dir” dedi.

Peki ne oldu? Uzun bir süredir asayiş timleri diye kurdukları YDG-H çeteleri sahneye çıktı. IŞİD’çi diye gördükleri her şeye saldırdılar. İnsanları binalardan atıp, boğazlarını kestiler, yaktılar, sakallı diye 69 yaşındaki yaşlı adamları öldürdüler, yol kesip sakallı ve Kürtçe bilmiyor diye arabalarından indirip Suriyelileri bile öldürdüler...

Sonra Öcalan’dan mektup geldi.

Ve 38 kişinin ölümünden sonra HDP/DTK/DBP açıklaması:

“Sn. Öcalan’ın da katkısı ve çağrısı dikkate alınarak Hükümetin Kobanê konusunda attığı olumlu adımlara (sınırdan yaralı ve insani yardım geçişinin kolaylaştırılmasına ek olarak) devam etmesini istiyoruz."

"HDP-DBP-DTK-HDK: Bizler hem ülke içinde, hem de dışında halklarımıza yönelen tehdidi Hükümetle birlikte çalışarak bertaraf etmek istiyoruz."

Aylarca süren IŞİD eşittir AKP propagandasından, serhildan çağrılarından, 38 ölümden sonra Kobani’ye yönelik tehdidi hükümetle birlikte çalışarak bertaraf etmek istiyoruz demek.

Peki örgüt 38 ölümden, onca propagandadan sonra nasıl bu kadar kolay ve şımarıkça dönebiliyor?

Çünkü kimseye hesap vermeyeceğini biliyor. Hükümet ve yakın çevrelerden gelen eleştirilerin zaten bir hükmü yok onlar için. Peki ya güvendiği dostları?

İşte orada çözüm sürecinin karşılaştığı ikinci talihsizlik devreye giriyor. Çözüm süreci, Gezi ve 17 Aralık’la doruğuna çıkan anti-AKP nefret koalisyonunun ortasında yol almaya çalışmak zorunda kaldı.

Kürtlerin çözüm süreciyle AKP’yi yıkma koalisyonunun dışında kalmasına öfkelenen bir anti-AKP koalisyonu var…

Ölen insanlar için değil, Atatürk büstleri için üzüntülerini bildiren HDP ve Kandil ile “Kobani’ye girip kurtarıp çıkalım” diyerek Kandil’e selam gönderen Kılıçdaroğlu bu koalisyonun izdüşümleri…

Kürtlere, PKK’ya şirin gözükmek için hâlâ Kürtlerin ölümüne neden olan bir şiddet sarmalının sürmesine hizmet ediyorlar. Barışın altını oyuyorlar.

Ama hepsine rağmen çözüm süreci hacıyatmaz gibi bir türlü devrilmiyor, hep ayakta kalmayı başarıyor.

Bu işte bir hayır olmasın?

  • Yorumlar 2
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89