• BIST 107.206
  • Altın 143,369
  • Dolar 3,5533
  • Euro 4,1312
  • İstanbul 26 °C
  • Diyarbakır 24 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 23 °C
  • Berlin 16 °C

Habur şovuna devlet izin verdi

Kurtuluş Tayiz

İki yıl önce 34 PKK’lının Habur Sınır Kapısı’na gelerek teslim olduğu süreci bazen hayıflanarak bazen de öfkelenerek tartışıyoruz. Savcı ve hâkim karşısına çıkarılarak serbest bırakılan 34 kişiye gerilla elbiseleriyle otobüs üzerinde şov yaptırılınca her şey berbat olmuştu. Büyük bir hayal kırıklığı yaşanmıştı.

Ne zaman konu barıştan, ateşkes veya “eve dönüş”ten açılsa, kaçınılmaz olarak Habur’a geri dönüp duruyoruz. Bu kapıyı bir türlü geçememenin veya hâlâ o kapı önünde dikilip kalmanın bir nedeni olmalı elbet.

Demokratik açılımın koordinatörü ve dağdan inişleri yöneten Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay için de durum pek farklı değil; Atalay hâlâ o kapının önünde duruyor sanki. Konu her açıldığında öfkesini bastıramayarak BDP’lileri suçluyor. Fakat bence Atalay’ın bu kızgınlığı, bir tür suçluluk duygusundan kaynaklanıyor. Zira yönettiği dağdan iniş projesi başarısızlıkla sonuçlandı. Bu durumda sadece BDP’yi suçlamak haksızlık olur; daha önemlisi Habur’da olup biten
–en iyi tabirle– provokasyonu Atalay’ın hâlâ anlamadığını gösterir ki, bundan sonraki olası süreçlerin selametini de etkiler.

Haksızlık yapmadan Atalay’ın önceki gün katıldığı bir televizyon programında Habur konusuyla ilgili yaptığı açıklamalara da yer verelim. Atalay, konuyla ilgili Kanal 7’de şunları söyledi: “Ben Habur’u şimdi de savunuyorum. Habur’la ilgili bizim yaptığımız şudur; dağdaki insanı silahını bırakarak indirmek için en ileri adımları attık. O günkü parti BDP değildi, başka partiydi, onlar sözlerinde durmadılar. ‘Haburu istismar etmeyin, istismar ederseniz yürüttüğümüz çalışmalara büyük darbe vurursunuz’ dedik, vurdular da. Biz yapmamız gerekenleri yaptık, onlar yanlış yaptılar. Dağdan indirilmesi için o çalışmaları yine yapacağız...”

Beşir Atalay’ın bu suçlamayla BDP’ye fazla bir rol atfettiğine dikkat çekmek istiyorum; zira BDP Habur’da sadece izleyici konumundaydı, devlet isteseydi BDP bundan daha fazla ileri de gidemezdi.

Habur şovuna aslında izin veren devlet oldu; bir defa dizginleri kaybedince de Habur AKP’ye karşıtı bir komploya dönüştü.

Habur’dan dönüşte sınırın hem bu tarafında hem de karşı tarafında görev üstlenen (devletin ve örgütün bilgisi dâhilinde) bir isimle yaptığım sohbette ilginç detaylar öğrendim. Bana özetle şunları anlattı:

PKK gönderdiği militanların üzerindeki örgüt kıyafetleri yerine sivil kıyafetler giyilmesini konuşup karara bağlamış. Teslim olan gruptakilere sınır kapısına varmadan kıyafetlerin ulaşacağını söylemişler ancak bu karar uygulanmamış.

Hükümetin görevlendirdiği isimler, vali yardımcısı ve dönüşü yürüten MİT’ten görevliler, grubu Habur Sınır Kapısı’nda teslim aldı. Grup burada neredeyse bir gün kaldı. İfade verip yargı karşısına çıkarıldılar. Bu zaman içerisinde neden kimse teslim olan kişilerin üzerindeki kıyafetleri değiştirmesini istemedi.
PKK’nın ‘sivil kıyafetle gönderelim’ diye en azından düşündüğü bu hususu nasıl olur inişi yöneten istihbaratçılar akıl edemez. Bakan Atalay’ın müsteşarı, vali yardımcısı ve diğer yerel görevlileri bir yana bırakırsak; baştan beri işin içinde olan istihbaratçılar neden böyle bir uyarı yapmadılar. Akıl tutulması mı yaşandı? Gelenler, bile-isteye o kıyafetlerle kapıdan geçirilip şov otobüsüne bindirildi.

Dikkat çeken diğer bir yan, teslim olan grubu karşılamaya gelen büyük bir kalabalık vardı. Görevliler, karşılamaya gelen DTP’nin seçim otobüsünün farkındaydı. Bunlar bir gün orada bekledi. Teslim olan grubu bu kalabalığa teslim etmeye kim karar verdi? Böyle bir anlaşma söz konusu değildi. Ki daha önce yine Öcalan’ın çağrısı üzerine gelip teslim olan bir grup vardı; o tecrübeyi herkes bilir; onlar, sivil kıyafet giydirilip öyle yargı karşısına çıkarılmıştı. Demek istediğim ortada bir hata yoktu; bilinçli bir yönlendirme ve göz yumma vardı. Habur şovuna izin verildi.

Habur meselesine bir de bu açıdan yaklaşmakta fayda var. Çünkü hükümet de BDP de hâlâ barışa açılan o kapıdan içeri adımını atabilmiş değil. Kapının önünde hâlâ öylece dikilip duruyorlar.

***

‘Gereksiz slogana’ Meclis bakacak

Ceza ve infaz hukukundan kaynaklanan komik örneklerden birine iki hafta önce bu köşede yer vermiştim. Tutuklu ve hükümlülerin haberleşme ve iletişim imkânlarını saçma sapan bir gerekçeyle yasaklıyorlar: “Gereksiz yere slogan atmak veya marş söylemek” (Ceza İnfaz Kurumu’nun 42/2-e maddesi). Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nden Erdener Demirel’in mektubunda çok güzel anlattığı bu şikâyetini CHP’li Sezgin Tanrıkulu Meclis gündemine taşıdı. TBMM Başkanlığı’na üç maddelik bir değişiklik teklifi sunan Tanrıkulu’nun gerekçesi şöyle: “Gereksiz olarak marş söylemek veya slogan atmak” şeklinde soyut ve yoruma açık bu düzenleme haksız uygulamalara neden olduğundan değiştirilmesine...

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89