• BIST 82.130
  • Altın 147,965
  • Dolar 3,7924
  • Euro 4,0583
  • İstanbul 9 °C
  • Diyarbakır 10 °C
  • Ankara 3 °C
  • İzmir 9 °C
  • Berlin 0 °C

Güçlü devlet paranoyası

Nabi Yağcı

Paranoya sözcüğü hem kendinden ve herkesten aşırı kuşkuyu hem de kendine aşırı güveni bir madalyonun iki yüzü gibi birlikte ifade eden bir sözcük, bunun yerine Türkçe tek bir sözcük, bulayım dedim ama bulamadım.

Bizdeki milliyetçiliğin niteliğini en iyi açıklayan tanım “devlet milliyetçiliği” tanımıdır.
Güçlü devlet paranoyası bu milliyetçiliğin ruh halidir. Şiddetin asli kaynağı da burasıdır. Zira Kemalist milliyetçilik ötekine karşı üstünlük duygusunu tatmin edecek güçlü kültürel ögeler bulamadığı için devlet kurma hasletini yüceltti. Ve bu kültürel köksüzlük kaçınılmaz olarak kültürel değil etnik/ırkçı bir ideolojik temel yaratarak kendi gücüne tapmaya vardı.

Sürekli iç-dış düşman masallarıyla büyüdük, emperyalizme karşı yedi düvelle savaş teranesi aslında korkuyu bastırmak için karanlıkta ıslık çalma anlamına geliyordu. Ama giderek, kuşaklar boyu ezberletilen bu efsane gerçeğin yerini aldı ve yedi düvele karşı savaşarak yaratıldığı söylenen son büyük Türk devletini koruma-kollama içgüdüsü her şeyi belirler oldu.

Devletin temel koruyucu gücü olarak görünen asker ve onun vesayetçiliği geriletildiğinde bu kez devleti “kendisinden kuşkunun” sarmış olduğunu gördük; sanki bir dış düşman ülkemizi işgal edecekmiş de bu ülkeyi kimin koruyacağı belirsiz hale gelmiş gibi vehmin sonucu olarak kendinde devleti koruma misyonu gören devlet kurumlarının kavgası patladı.
MİT- Emniyet- Yargı kapışmasının derindeki anlamı bu. Başka deyişle vesayet sisteminin dayanağının askerden ibaret olmadığı ortaya çıktı, vesayetçilik bireylerden kurumlara dek siyaseti saran milliyetçi bir zihniyetti.

Artık gerçeği görelim.

Kemalist devlet milliyetçiliğini açığa çıkmaya zorlayan faktör Kürt sorunu ve Kürt hareketidir. Bu harekete eleştirilerimiz elbette var, fakat hareketin tüm yanlışlarına karşın nesnel olarak oynadığı değişimci rolü artık görelim. İsterse bu hareketi tümden Kürt milliyetçisi bir hareket olarak niteleyelim, öyle olsu, bu dediğimi değiştirmez ve hatta güçlendirir bile. Kemalist devletin asli kurucu unsuru kabul edilegelen Türk milliyetçiliği karşısında bir başka milli tepki, milliyetçilik, bir başka irade “ben de varım” dediği noktada “güçlü devletin” tırnaklarını göstermemesi mümkün değildi. Özellikle 1990’lı yıllardan günümüze gösterdi de.

Bir gerçeğin üstünden atlanıyor; soralım, eğer güvenlik politikaları esas alınarak, asker PKK’yi askerî operasyonlarla bitirmiş olsaydı acaba askerî vesayet yine de geriletilebilir miydi?
Ergenekon davaları yine de açılabilir miydi? Generallerin yakasına yapışılabilir miydi? Hiç sanmıyorum, hatta bu soruyu sormak bile abes olur kanımca. Hiç kuşku yok, eğer o momentte iktidarda, askerî vesayetle boğuşmayı göze almış AK Parti olmasaydı yine bu dediklerim olamazdı. İşte bu nedenle sıklıkla yineliyorum, bana göre tarihsel kırılma noktası bu iki değişimci dinamiğin karşı karşıya gelmesi ve bu iki kutbu yakınlaştıracak, Kürt hareketi içinde, iyi Kürt- kötü Kürt tuzağına düşmeden farklılıkları da kucaklayan demokratik ve yenilikçi sol bir muhalefet dinamizminin ortaya çıkamaması oldu. İslami çevreleri de içine alan böylesi eklemleyici bir dinamiğe dünden daha çok ihtiyaç var bu gün. Çünkü:

KCK operasyonları amacına varamadı.

KCK operasyonunun ilk dalgasına iktidara yakın medya da karşıydı, çünkü bu tutuklamalar, Kürtleri kışkırtmak için Ergenekon sızıntılarının marifeti olarak yorumlanıyordu. Bu yorumlarda haklılık payı da olabilir ama sonrası farklı gelişti. İkinci büyük dalgadan sonra kamuoyu şu fikre ikna edilmek istendi: “Karşı çıkmayıp bekleyin, KCK operasyonlarıyla PKK dize getirilip masaya oturtulacak.” Bu teze oldukça geniş bir çevre ikna oldu da.

Böylece bu yılın Newruz ayına geldik. Ortalık savaş alanına döndü, bir BDP yöneticisi, Hacı Zengin öldü, Ahmet Türk polis tarafından yumruklandı, pek çok tutuklama oldu. Neden?

Çünkü devlet, KCK operasyonlarının sonuçlarını görebilmek açısından Newruz’u “güç sınaması için” bir fırsat saydı. Newruz günü yasağının sırıtan göstermelik bir gerekçeye dayandırılması bunu gösteriyordu. Sonuç ne oldu peki? KCK operasyonlarına destek için ikna olmamız istenen tez çöktü. Özellikle Diyarbakır’da yüzbinlerce Kürt, neredeyse tutuklamalarla yönetici kadrosu sıfırlanan BDP’liler barikatları yıkıp alanları doldurdular. Yani diz çökmediler.

Şimdi kritik bir karar arifesine gelindi: Devlet, soğukkanlı bakarak güvenlik konseptine dayalı KCK operasyonları ters tepti deyip müzakerelere dönmeyi mi esas alacak, yoksa operasyonlar yetmedi daha fazlası gerek mi diyecek?

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89