• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 9 °C
  • Diyarbakır 5 °C
  • Ankara 5 °C
  • İzmir 9 °C
  • Berlin 5 °C

Güç, siyaset, cemaat...

Ali Bayramoğlu

Ülke sorunlarının çözümünün, büyük ölçüde değişme ve yenilenme sürecine bağlı olduğunu biliriz.

Ama muhalefet ya da muhalif düşünce deyince, Türkiye'de genellikle yapılacaklardan, yapılması gerekenlerden çok, bunların önündeki engellere konsantre olur, bu engellerle cebelleşir...

Peki, yapılacaklardan çok engelleri düşünmemiz neden?

Çünkü ataerkil bir zihniyetin, merkeziyetçi bir siyasi yapının egemen olduğu bir düzende, 'fikir' ve 'çıkar' arasındaki ölümcül çelişki pek kolay aşılamıyor.

Çıkarın, fikri araç haline getirilmesinin önünde durulamıyor.

Ve güç merkezlerinin fikir ittifaklarından değil, çıkar ittifaklarından oluşması kaçınılmaz oluyor.

Türk siyasi sistemi, Osmanlı'dan bu yana bu ölümcül çelişkinin içinde debelenip durur. Sorun, gücün tanımıyla, güce yönelik beklentiyle ilgilidir, aslında. Gücün; devlette yığılı nemaları çıkar sağlama ve cazibe merkezi olmaya yönelik şekilde keyfi ve ilkesiz yolla dağıtma aracı olarak tanımlanmasıyla ilgilidir. Böyle bir "güç tasavvuru"yla alakalıdır.

Belki de bunun içindir ki, Türkiye'de çok partili düzen, gerçek anlamda çoğulcu bir yapıyı gündeme getirememiş; bu nemaları yeni beliren gruplara dağıtan ara bayilerin sayısının artmasından, çoklaşmasından ibaret olmuştur.

Mesele, devletin toplum tasavvuruyla, toplumda yarattığı beklentiyle siyasete hareket kabiliyeti son derece sınırlı, değiştirme gücü yok denecek kadar dar bir alan bırakmasıyla yakından ilgilidir.

Nedenler az çok belli...

Belki sonuçlar daha önemli...

Önemli çünkü, sonuç, bu ülkede siyaset ve siyasetçinin topluluk ya da cemaat anlayışından toplum anlayışına hâlâ geçememiş olmasına işaret eder.

Başka bir deyişle, kim ne derse desin, bu ülkede siyasetçinin tam bir toplum tasavvuru yoktur. Yani tüm toplulukları farklarıyla ele alan, onların ortak paydasından, etkileşiminden hareketle tanımladığı bir "toplum tasavvuru" bulunmaz, siyasetçinin zihninde.

Bunu yeknesak ve muğlak bir bütünü ifade eden, aslında savunduğu topluluğun bizzat kendisi olan (ya da olmasını istediği) millet kavramıyla ya da farklı olanı yok sayan milli irade kavramıyla ikame eder, siyaset ve siyasetçi...

Toplulukçu siyaset ise; köylü, kentli, sermayedar, İslamcı, Kürt, laik, kim olursa olsun, belli bir grubun diğer gruplar karşısında ve genellikle diğer gruplar aleyhine yaşam alanının genişletilmesi üzerine kuruludur.

Yaşam alanının genişletilmesi üzerine oturan politikalar gücünü kaçınılmaz olarak, bir yandan topluluğun kendi içyapısından, diğer yandan bu topluluğa aktarılacak imkân ve kaynakları denetleyen devletten alır.

Sistemin özüyle, yapısıyla, bunların değişimiyle hiçbir şekilde ilgili olmayan; tersine onu olduğu gibi koruyup kendisine yontmaya çalışan kalkınmacı, devletçi, popülist siyasi söylemlerin, devleti kontrol mücadelesine endekslenmiş siyasi çekişmelerin, savaşların kökü de burada yatar.

Ve sonuç olarak, siyasi partilerin demokrasi arayışı, söylemi ne denli samimi olursa olsun, bu anlayışla sınırlı kalır.

Bugün yaşadıklarımızda hala bir yön ne yazık ki var.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89