• BIST 106.991
  • Altın 151,481
  • Dolar 3,6762
  • Euro 4,3196
  • İstanbul 16 °C
  • Diyarbakır 9 °C
  • Ankara 2 °C
  • İzmir 11 °C
  • Berlin 9 °C

Girdaptan çıkış için (2)

Bayram Bozyel

İşe doğru bir teşhisle başlamakta yarar var.

Birincisi, 24 Temmuz’dan bu yana devam eden savaş bir ulusal kurtuluş savaşı değil.

İkincisi, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi talepleri uğrunda verilen bir savaş hiç değil. Böyle bir iddiada bulunan da yok ayrıca, bu savaşın sonunda bir kurtuluş ışığı gösteren de…

Savaş herkesin zararına

Ama sürüp giden çatışmaların her açıdan Kürt halkının haklı ve meşru davasına zarar verdiği kesin.

Son iki aylık çatışma sürecinde ortaya çıkanlar tek başına bu gerçeği doğrular açıklıkta.

Her şey ağır çekim gözlerimizin önünde cereyan ediyor. Kürt yurtsever hareketinin önemli yerleşim birimleri bir hiç uğruna yerle bir edildi, on binlerce insan bir kez daha ata topraklarını terk ederek açlık ve sefalet yollarına düşürüldü. Yüzlerce insanımız hayatından oldu. Kürdistan, Türk ordusunun canlı tatbikat alanına dönüştürülmek üzere. Son dönemde toparlanma içinde olan ekonomik, sosyal ve kültürel yaşam bir kez daha dumura uğradı. Kürdistan’a dönük canlanan yatırım ve turizm akışı bir kez daha dibe vurdu.

Daha da önemlisi söz konusu savaş Kürt hareketinin legal demokratik birikimini dinamitleyen bir işleve sahip. Söz gelimi 7 Haziran’da önemli bir başarı elde ederek 80 vekille mecliste temsil olanağı yakalayan HDP, son savaşla birlikte bir anda işlevsiz hale geldi. HDP başarısının yol açtığı olumlu beklenti ve heyecan yerini karamsarlık ve hayal kırıklığına bıraktı.

Savaşın olumsuz ve yıkıcı etkileri sadece Kürdistan’dakilerle de sınırlı değil. Son iki aylık çatışma sürecinin Türk toplumundaki zehirleyici etkisini görmemek imkânsız. Geçen dönemde Türk toplumunda,  Kürt sorunuyla ilgili yaşanan olumlu değişimin son çatışmalarla birlikte hangi noktada olduğunu kestirmek zor. Batıya giden cenazelerin yeni nefretleri beslediği, ırkçılık, şovenizm, Kürt düşmanlığını hortlattığı ortada.  Dağlıca ve Iğdır olayından sonra Türkiye bir anda iç savaş provalarına sahne oldu.

Dikkat çekici diğer bir nokta da son gelişmelerle birlikte Türk siyasal hayatının giderek otoriterleşmesi, militarist söylem ve eğilimlerin etkisini gün geçtikçe artırması.

Bu savaş Güney ve Batı Kürdistan’daki gidişatı da olumsuz yönde etkiliyor. Devam eden hava operasyonlarında en çok vurulan hedefler arasında Kürdistan Bölgesi içinde PKK kamplarının bulunduğu alanlar yer alıyor. Bu bombalamalardan hem bölge halkı can ve mal kaybına uğruyor hem de Kürdistan Bölge Yönetimi siyaseten yara alıyor, Kürdistan Bölgesi’nin hükümranlığı ihlal ediliyor.

Son savaştan olumsuz yönde etkilenenlerin başında Suriye Kürt hareketi geliyor. Gelinen aşamada Suriye Kürt hareketine verilebilecek her türlü enerji ve destek içerde tüketiliyor. Son iki ay içinde Suriye Kürt hareketine iç ve dış kamuoyunun ilgisi ilginç bir biçimde azaldı. IŞİD’in mevcut durumu bir avantaja dönüştürüp Batı Kürdistan’a yeni saldırılar gerçekleştirme ihtimali unutulmamalı.

Bu tablo içinde mevcut savaşın kime hizmet ettiği ve hangi amaçla sürdürüldüğü sorusunun hala doyurucu bir açıklaması yok. Ancak açık olan bir şey var; bu savaş Kürt ve Türk halkının, bölgede barış ve istikrar isteyen herkesin zararına. Söz konusu çevrelerin savaşın sonlanması yönündeki canhıraş çağrılarının nedeni de bu.

Artan ateşkes çağrıları

En başta Kürdistan Bölge Başkanı ve Bölge Hükümeti’nin Türkiye’deki çatışmaların durması için samimi ve yapıcı girişimlerde bulunduklarını varsayıyorum. Geçmişte de hükümet ile önce PKK ile Oslo’da daha sonra da Öcalan ile İmralı Adası’nda başlayan görüşmelerde Sayın Barzani ve Kürdistan Hükümetinin teşvikleri önemli rol oynadı. Aynı çaba ve niyetin mevcut çatışmaların sonlanması bakımından da devrede olduğuna şüphe yok.

Türkiye’ye ilişkin ne tür hesapları olursa olsun ABD’nin de bu savaşın sonlandırılmasından yana olduğu açık. Kürtlerin ve Türklerin bir iç savaşta enerjilerini tüketmelerini ABD’nin istemesi için bir neden yok. Şu anda ABD’nin Ortadoğu’daki önceliği IŞİD’i geriletmektir ve bu alanda desteğine ihtiyaç duyduğu iki temel gücün çatışmasının IŞİD’e karşı yürütülen savaşı zayıflatacağının farkında.

Avrupa Parlamentosu değişik düzeyde ve ısrarla Türkiye’deki çatışmaların son bulması çağrısında bulunuyor. Tek tek ülkelerin Türkiye ile ilgili hesaplarından bağımsız olarak AB’nin kurumsal duruşu bu açıdan önemlidir.

Bu ateşin sönmesini en çok isteyen ise Kürtler. Altı milyonluk kitle desteğine sahip HDP ısrarla silahların susturulması talebinde bulunuyor. Diğer Kürt partileri de benzer çağrılarını ısrarla dile getiriyorlar. Türkiye toplumunun önemli bir kesimi, aydınlar, yazarlar, vicdan sahibi bütün kişi ve kurumlar bu savaşın durmasından yana.

PKK’ye düşen görev

Bu durumda yapılacak şey söz konusu çağrılara kulak vererek çatışmaları bir an önce durdurmaktır. Elbette anlamlı olan bunun çift taraflı olmasıdır. Ancak ilk planda devletten deklere edilmiş bir ateşkes ilanı beklenmeyebilir. Fakat PKK açısından böyle bir sorun yok. PKK, ilgili çevrelerin çağrılarına uyarak bir ateşkes ilan edebilir, etmelidir de. PKK’nin ateşkes ilan etmesi halinde devlet hiçbir şey olmamış gibi operasyonları sürdüremez. Devlet, gizli kanallarda ulaşılacak bir mutabakat sonucu operasyonları durdurmasa bile, gelinen aşamada iç ve dış kamuoyunun baskılarını aşarak operasyonları sürdüremez. Hele şu seçim öncesinde ve çatışmasızlık ortamına dönük beklentinin bunca yükseldiği bir dönemde…

Ya sonrası

Silahların susması, Kürt sorunu başta olmak üzere diğer bütün sorunların konuşulması ve bunların siyasal yöntemlerle, görüşmeler yoluyla çözülmesi için uygun bir fırsat oluşturur. Bu açıdan Çözüm Süreci deneyiminden istifade etmek önemli.

Bu çerçevede, bir kez daha  ‘Silahlar sustu Kürt sorunu çözüldü’ rehavetine de yanılsamasına da düşülmemeli.

Silahlar devreden çıkartılmalı

Silahların susmasından sonra Türkiye iki temel sorun konusunda mutabakata varmak zorunda. Biri Kürt sorunu, diğeri de silah sorunu. Söz konusu iki sorun arasında hem kopmaz ilişkiler hem de her birinin kendine has yanları, özgünlükleri var.

Kürt sorunu çok boyutlu, çetrefili ve böyle olduğu için çözümü zaman alan bir sorun. Silah meselesi ise bir yönüyle teknik ve çözümü görece kolay. Buna karşın çözülemediği sürece de her gelişmeyi altüst edecek yıkıcı potansiyele sahip bir mesele. Bu nedenle çözümü aciliyet kazanıyor.

Evet, Kürt sorununun çözümü bir süreç alabilir, ancak Türkiye’nin silah meselesini zamana yayma lüksü yok.

Bunun için yapılacak iki şey var. Bütün dünya deneyimlerinin gösterdiği gibi, birincisi genel bir siyasi af karşılığında dağda bulunanlara günlük yaşama ve siyasal sürece katılma fırsatı vermektir. Elbette böyle bir kapsama cezaevinde ve sürgünde bulunan siyasi kısıtlılar da dâhil edilmeli. İkincisi ise Kürtlere özgürce siyaset yapma, özgürce örgütlenme olanağı vermekten geçer. Kürtler kendi kimlikleriyle örgüt kurabilmeli, özgür ve eşit koşullarda siyasal sürece katılabilmeli. Söz konusu düzenlemeler -PKK güçlerini yut dışına çıkartsa bile- siyasal sürecin normalleşmesi bakımından olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır.

Başka bir ifade ile Kürt sorununu çözmek için Türkiye’nin demokratik altyapısını eşzamanlı bir biçimde tahkim etmesi gerekir.

Kürt sorununda silah ve çatışma eşiğini aşmayı başaran bir Türkiye, hiç kuşkusuz kalıcı bir barış ve çözüm bakımından da daha ileri, olgun ve elverişli bir düzlem anlamına gelir.

Devam edecek…

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89