• BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • İstanbul 20 °C
  • Diyarbakır 20 °C
  • Ankara 17 °C
  • İzmir 21 °C
  • Berlin 12 °C

Geniş duvarlı hapishaneden

Ragıp Zarakolu

Dün Ankara’da AÜ İletişim Fakültesi beni onurlandırdı. Sevgili Ablam Ayten Çerçel Zarakolu ve yeğenim Çiğdem Çerçel Serdengeçti temsil etti beni. Ben ise son adresim Kandra Mahpushanesini ziyaret ettim, oradaki yoldaşlarımla hasret giderdim. Hâlâ oradan kopmuş değilim. Sadece içinde olduğum hapishanenin duvarları genişlemiş oldu. Evrensel’e ve okurlarıma teşekkür borçluyum. Albatros köşesini boş bırakmadıkları için, dayanışma yazıları yazan dostlarıma da teşekkür ederim. Albatros bundan sonra da isterim ki, içeride bulunan diğer yazar, yayıncılara, gazetecilere ve onlarla dayanışma içinde olanlara yer versin. Şimdi Evrensel aracılığı ile, AÜ İletişim Fakültesi akademisyen ve öğrencilerine seslenmek istiyorum.

Sevgili AÜ İletişim Fakültesi akademisyenleri ve öğrencileri, değerli katılımcılar, hepinizi içtenlikle selamlarım.

Ödülünüzle beni onurlandırdığınız için teşekkür ederim.

Tutuklanmam kadar bırakılmam da beklenmedik bir olay oldu benim için. Sizlerin gösterdiği dayanışma da serbest bırakılmam için oluşan uluslararası ve ulusal kamuoyuna katkı sundu.

Sağolun varolun.

5 aydır yaşadığım olay tekil bir olay değil. Bir kaza değil.

Bilinçli, taammüden kararlaştırılmış bir çeşit rehin alınma olayı yaşadım. Ve bu rehinelik durumu bitmiş değil. Sadece duvarlı bir hapishaneden, duvarları belirsiz daha geniş bir hapishaneye çıkmış oldum.

Türkiye’deki bütün bu hukuksuzlukların temelinde, keyfi ve olağanüstü bir yürütme erki, 30 yıldır anti demokratik anayasa ve yasaları değiştirmeyi beceremeyen bir yasama erkinin ve bağımsız olmayan bir yargı erki var. Söz konusu üç ana erkin yurttaş hakları karşısında gösterdikleri saygısız tavır ve devleti yurttaştan önde gören anlayışları var. Oysa bugün gerek yargı, gerek yasama ve gerekse yürütme erki bütünüyle gayrı meşru, silah ile dayatılmış bir anayasal zemin üstünde oturmaktadır.

Her türlü hukuk dışı yönetime olanak sağlayan 82 anayasası ve uzantısı olan yasa ve kararnamelerin yürürlükte olması, bütün sistemi bir meşruluk krizi içine sokmaktadır.

1983 seçimlerinden bu yana peş peşe gelen hükümetler, gayrı meşru 1982 12 Eylül Anayasasının sağladığı olağanüstü yönetim olanaklarını kullanmayı tercih etmiş ve demokratikleşme programına ihanet etmişlerdir. Prensip olarak benim ve diğer birçok masum insanın haksız tutukluluklarına ve temelsiz senaryovari iddianamelere olanak sağlayan TMK ve TCY 301 gibi maddeler yürürlükte olduğu sürece; cezaevindeki yazar, yayıncı, gazeteci, seçilmiş belediye başkanları, yasal parti çalışanları, öğrenciler ve akademisyenlerin, hatta insan hakları savunucularının sayısında bir azalma olmayacaktır. Varolan anormal durumu normalleştirmek için zaman zaman benim gibi bazı rehine konumundaki tutuklular serbest bırakılmakta; sanki bir hata yapılmış da, bu giderilmiş olmaktadır. Geri kalanların ise, adil olmayan tutuklulukları ve yargılamaları, sanki doğalmış gibi bir hava yaratılmaya çalışılmaktadır.

Benim bırakılmam, varolan hukuksuzluğu asla düzeltmemiştir: Tersine adeta beni rehin almayı amaçlamaktadır. Yaratılmış, kuralsız bir belirsizlik ortamında, insanlar kendi kendini sansür etmeye ya da düşüncelerini asla açıklamamaya yönelmektedir.

Çünkü bu diktatoryal yasalar yürürlükte olduğu sürece, düşünce, ifade, yayınlama özgürlüğü sadece bir yalandan ibaret kalacaktır.

İfade özgürlüğü tehdit altında yaşayamaz ve gerçekleşemez.

Keyfiliğin ve önyargının ve sabit fikrin ve ideolojik bakışın bizlere dayattığı belirsizlik, kelimelerin özgürlüğünü kısıtlamaktadır.

Düşünceyi ve ifadeyi sanki iktidarın bir lütfüymüş gibi görüp, konjonktüre göre sözcükleri cezalandırmaya kalkmak ya da onları görmezden gelmek, asla kabul edilebilir bir davranış değildir.

Bir ülkede düşünceyi ifade etmek ve yayınlamak, siyaset yapmak, kimliğini ve haklarını savunmak bir ‘cesaret’ haline geldi ise, durum çok vahim demektir.

Yapılan seçimlerde bir siyasal partinin çoğunluğu alması, ona otoriterleşme hakkı, hatta bir polis devleti inşa etmeye girişme hakkı vermez. Demokrasi aynı zamanda, azınlıkta olanların farklı olanların haklarına saygı gösteren ve bunları garanti altına alan sistemin adıdır. Demokratik olmayan bir sistemde, alınan oyların çoğunluğu ise zaten tartışmalıdır. 12 Eylül rejiminin mirası olan diktatoryal anayasa, siyasal partiler yasası, seçim yasası, getirdiği kısıtlamalar ile barajlar ile, önemli bir nüfus kitlesinin iradesini yok saymakta ve dıştalamaktadır. Bu da sonuçları tartışmalı kılmaktadır.

Türkiye’nin yaşadığı meşruiyet krizi peş peşe yaşanan siyasal krizlerin ana kaynağıdır.

Medyanın, üniversite ve hukuk kurumunun milli güvenlik sisteminin (ya da devletinin) bir parçası haline gelmesi, bir toplumun geleceği bakımından son derece tehlikelidir; otoriter bir rejim, toplum içinde nefret söylemini kitleselleştirmeden ve sürekli bir ‘iç düşman’ üretmeden devam edemez. Milli güvenlik doktrinini devam ettiren, kısmi ve sözde demokratik rejimler, ‘kontrol altında demokrasi’ ya da moda deyimle ‘vesayet rejimi’ altı altında militarist ve ayrımcı rejimlere hizmet etmektedir.

Militarizmin modasının geçip raftan kaldırılması, demokrasi sorununun çözüldüğü, ‘vesayet’in ortadan kalktığı anlamına gelmez; erkin sadece el değiştirmesi de, demokrasiye ulaşılmış demek değildir. Bu durum bir ‘polis devletine’ dönüşme riski bile yaratabilir.

Önemli olan tüm yurttaşların, tüm toplum ve kimliklerin, tüm inançları )ve bu arada inanmama hakkının) güvence altına alınmasıdır; her kesimin (birbirini sevmese bile), birlikte barış içinde yaşamasının koşullarının oluşturulmasıdır.

Sadece ortaklıklar yüceltilmemeli, farklılıklar da bilindiği gibi, saygı da görmelidir.

Herkesi bir mazlumlaştırma sırasına koymak ve sırası gelenin rövanşını almasını beklemek yerine, öteki ve farklı olan ile empati kurulması sağlanmalı, tarihsel acıları ve travmaları imkan yerine, onları paylaşmayı, acıya karşı koymamayı öğrenmeliyiz.

Taksit taksit tarihi önümüze koymak yerine, tarihimizin bütünü ile yüzleşmeyi ve özür kültürünü geliştirmeyi becermek zorundayız.

Tarihe olduğumuz yerden bakmak ve bu noktadan onu yeniden istediğimiz gibi kurgulama alışkanlığından vazgeçmeliyiz.

Bir özür/apoloji kültürünü yaratmak zorundayız.

Bu, ‘bir daha asla’ dememizin önünü açacaktır.

Gerçeğe, ama yalnızca gerçeğe ulaşmaya çalışan; dayatılana, pompalanana, saptırılana, sabit fikirlere itibar etmeyen, gerçek diye bildiklerimizi de şüphenin terazisinde tartan genç bilim insanlarına ve öğrencilerine, genç iletişimcilere, görsel ve yazılı basın adaylarına beslediğim umut ile...

Selam ve sevgiyle.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89