• BIST 83.048
  • Altın 146,881
  • Dolar 3,7605
  • Euro 4,0391
  • İstanbul 4 °C
  • Diyarbakır -6 °C
  • Ankara -11 °C
  • İzmir 3 °C
  • Berlin -2 °C

Floransa’dan Kürdistan’a

Halil Berktay

Dört gün yoktum. Cumartesi günkü yazımı da yazamadım. Üniversitenin bahar tatilini de fırsat bilerek, bir öğretim projesinin peşine takılıp yıllar sonra tekrar Floransa ve Siena’ya gittim.

Kalabalıkta ama yalnızdım. O uğultunun içinde, asıllarını da, resimlerini de, planlarını da defalarca gördüğüm, bildiğim, derslerde anlattığım başyapıtlardan çok, artık ne kadar mümkünse, özel bazı anlar ve yerler aradım. 7. kattaki otel odam, katedralin çatı seviyesi ve dolayısıyla Floransa’da izin verilen azamî bina yüksekliği ile aynı hizadaymış. Saat 6’da perdeleri araladığımda, tek çizgi olmuş bütün o damlar denizi üzerinde, sadece Giotto’nun yaptığı çan kulesi ile Brunelleschi’nin Duomo ve Buontalenti’nin ona rakip Medici Şapeli kubbeleri yüzüyor gibiydi. Ansızın, Nâzım’ın “koparmış ipini eski kayıklar gibi yüzer / kışın, sabaha karşı rüzgârda tahta cumbalar”ı geldi aklıma.

Uffizi’nin terasından, hemen yanıbaşımda göğe yükselen Palazzo Vecchio’nun; bir akşam vakti, gene katedralin kubbesine vuran son ışıkların; Santa Croce kilisesine bitişik avlunun en dibinde, iki uzun çimen tarhının gözü alıp götürdüğü, kendi küçük uykusundaki Pazzi Şapelinin fotoğrafını çektim. Son öğlen, güneşte oturup Siena’nın eğimli bir yelpazeyi andıran, baskın kırmızımtırak ve biraz da koyu sarı meydanını, güneşler içindeki Piazza del Campo’yu seyrettim bir fasıl.

Oh. Bu Salı sabahına kadar hiç gazete okumadım. Televizyon seyretmedim. İnternete bağlanmadım. E-maillerime girmedim. Batsın dedim her şey. Bitmemiş işlerin vicdan azabını bilinçaltıma ittim.

Bir yandan da, Ferhat’ın Şirin’i görünce aklından geçirdiği gibi, tuhaf bir hüzün verdi bu kadar güzellik. Tepelerde, çok yukarılarda, “günlük” çalışılacak bölüme sürülen ince sıva (giornato) ve üzerine hızla yapılan fresklerin rengârenk dünyası. Tonozların o muazzam ağırlığını önce bölen sonra toplayıp dev sütunlara aktaran kemerler. Mermer zeminin altında, dipte, derinde ise, filayaklarını taşıyan temeller.

Gelir gider biçimde de olsa, sürekli bir şey düşündümse, galiba sadece insan emeğini –binyıllar boyunca çoğalarak gelen milyonlarca, milyarlarca insanın emeğini düşündüm.

Bugün dünya nüfusu yedi küsur milyar. Nüfusbilimciler, Homo sapiens’in yeryüzüne yayıldığı 50,000 yıl öncesinden başlayarak, şimdiye kadar bu gezegenden yaklaşık 107 milyar insanın geçtiğini hesaplıyor. Yedi milyar canlıya 107 milyar ölü. 1’e 15. Bütün o 107 milyarın ürettiği, bir kısmını yakıp yıktığı ama gene ürettiği ve gene ürettiği her şey. Katman katman. Kültür dediğimiz, bu işte. (Acaba bir gün bir “derin darbe”yle <[I>deep impact] her şey sona ererken, Anthony Burgess’in Lynx’indeki gibi, ahşap ile bağırsağın bir daha bir araya gelmeyecek bileşiminden çıkan benzersiz, artık evrende tekrarlanmayacak seslerle, Mozart’ın Jüpiter senfonisi mi çalacak ?)

Sonra o diğer çağ ve diyardan “buraya”, bugüne döndüm ve karşıma ilk, Neşe Düzel’in Selâhattin Demirtaş röportajı çıktı. Evet, BDP eş-başkanı Kürt meselesiyle PKK meselesi arasında net bir ayırım yapmış. Doğru, bu çok önemli bir adım. Zira ortalık, ikisini aynı sanan veya gösterenlerle dolu. Kimi Kürt meselesini PKK’nın ardına saklıyor, kimi de PKK’yı Kürt meselesinin ardına. Bugün (10 Nisan) Ahmet Altan ilkini yazmış uzun uzun. Hükümetin Kürt meselesini PKK meselesinin ardına saklama çabasının olası korkunç sonuçlarını bir kere daha anlatmış. Bense kendi payıma, aylardır aynı ayırımı (bkz Kürt sorunu ve Kürt hareketi sorunu, 19 Kasım 2011) daha çok ikinci açıdan yapmaya; Kürtler ezilen bir millet diye PKK ve BDP’yle ittifak yapan, ya da şu veya bu ölçüde destek veren, ya da en azından onları eleştirmekten kaçınan “solcu”lara anlatmaya çalışıyorum.

Neyse, şimdi Selâhattin Demirtaş da bir ölçüde kabul etti veya eder gibi oldu da, bu ayırımın gerçek olduğunu herkes öğrenmiş oldu. Bir ölçüde, diyorum, çünkü tutarlı değil; bir eliyle verdiğini diğer eliyle alıyor Demirtaş. Nasıl mı ? Tabanındaki düşmanca “Taraf algısı”nın kendiliğindenliği ve haklılığında israr ederek. Oysa kendi yaptığı ayırımı ciddiye alsa, Taraf’ın bütün eleştirilerinin Kürt halkının haklı özgürlük dâvâsına değil, PKK’nın ve (onun gölgesindeki, diyelim) BDP’nin politikalarına yönelik olduğunu görebilir-di.

Demirtaş’ın IRA ile PKK, Sinn Fein ile BDP arasında gözettiği ayırım da bu açıdan önemli. Doğru tabii; bunlar farklı ilişki biçimleri. Ama bu karşılaştırma pek BDP lehine olmuyor doğrusu. Kuzey İrlanda’da sivil, politik örgüt silâhı yönetiyordu. Onun için Sinn Fein ile görüşmek tâyin edici oldu. Oysa Türkiye’de silâh (veya silâhlı örgüt) esas; sivil cephe örgütleri ikincil. Sivil siyaset silâha değil, tersine, silâh ve silâhlı siyaset sivil siyasete hükmediyor; öyle ki, sivil siyaset bu yüzden bir türlü kişilik kazanamıyor, kendini işin herhangi bir boyutu için muhatap kabul ettiremiyor.

Örneğin “Kürt sorunu” için BDP muhatap alındığında, “Kürtlerin özgürlüğü” için, PKK’nın aslında “PKK sorununun çözümü” için (kendi örgüt çıkarları doğrultusunda) önerdiği, (yerel hegemonya garantisi içeren) paketlerden farklı bir şey söyleyebilecek mi ? BDP’nin kendisi, pratikte ayrıştırabilecek mi bu iki sorunu ? Ayrıştıramaması gene hükümetin ekmeğine yağ süreceğe benziyor.

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89