• BIST 104.123
  • Altın 145,971
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • İstanbul 24 °C
  • Diyarbakır 30 °C
  • Ankara 24 °C
  • İzmir 28 °C
  • Berlin 17 °C

Felsefe ve siyaset(iktidar)…

Ersin Tek

‘‘Eğer felsefe ve iktidar gerçekten bir araya gelebilseydi, bu bütün insanlığa bir ışık kaynağı olurdu’’ diyordu Platon.

Bu cümleyi tersinden okuyunca, cümlenin içerdiği anlam trajik bir biçim almakta ve felsefe ile iktidarın bir arada bulunmasının imkânsızlığı gözler önüne seriliyor. Hal böyle olunca, siyasetin(iktidarın) her türlü zulüm ve karanlığın kaynağı olması da kaçınılmaz…

Felsefe(ilke ve değerler) peşinden gitmek isteyen kişi(filozof) de, hakikati kendi kişisel dünyasında ikame etmeye çalışmakla yetinecektir. Bundan fazlasını talep ettiği her durumda gerçekliğin kirli ve acımasız yüzüyle karşı karşıya kalacaktır.

Platon, gerçekliğin bu kirli ve acımasız yüzüyle hocası Sokrates’in idam edildiği Atina’da tanışmış ve bu durum, Platon’un toplumdan ve demokrasiden ümidini kesmesine sebep olmuştu. Platon şahit olduğu bu şeylerden hareketle, ideal yönetim tarzı olarak filozofların yönetici olduğu ya da yöneticilerin filozof olduğu bir model üzerinde ısrar etmişti. Aslında Platon’dan Farabî’ye kadar klasik siyaset düşüncesinin ana kaygılarından biri; iktidar ile ilke arasındaki sentezin imkân ve şartlarını izah etmek ve bunun beraberinde getirdiği değerlerin siyasi kültürün/yapının kurucu unsurları olması zorunluluğunu ispatlamaktı...

Bu kaygı ve çabaları, tarihi bir hayal kırıklıkları tarihi olarak okumamız da olasıdır; Filozoflar bir yandan derin tutkuları yoluyla gerçekliği yeniden keşfetmek ve ona bir yol çizmek işine girişirken, öte yandan bütün bu çabaları varoluşsal/yaşamsal sınırlılığın(zaafların) acımasız duvarına çarpıp, tarihi hayal kırıklıklarının izleri olarak geri dönüyordu, birikiyordu.

‘Belki de ben bir dünya yarattım, belki dünya benimle birlikte doğdu ve ben onun yaratıcısıyım’ diyen (Berkeleyci) bir fantezinin kalıntılarından ibaretti bu çabalar çoğu zaman.

Nietzsche, filozofların ortak eksikliklerinin, öznelerin tarihsel boyutunu yok saymak olduğunu söylemiş, hatta akademi dışında bile dünyaya sıfır yılından başlamak isteyen sayısız acımasız devrimci örneği olduğundan dert yanmıştı.

Tarihe yaklaşımda derin bir ikilik süregelmiştir; Bir yanda her şeyi koruma tutkusu (ansiklopedizm), öte yanda her şeye yeniden başlama tutkusu (devrim) bulunmaktadır. Bu ikiliğin aşılması da kolay görünmüyor. Bununla beraber, iktidardaki düşüncenin/sınıfın kendi sınıf çıkarlarına ve politik amaçlarına uygun olarak kendi filozoflarının/kitlelerinin kafasında tek yönlü işleyen fikirler meydana getirişi ve işine gelmediği zamanlarda ise kafalarını vurması karanlık bir geçmişin mirası olarak karşımıza çıkıyor. Yeryüzünde imtihan(sınıfsal çıkarlar) var oldukça, bu mirasa sahip çıkacak ve onu sırtlayacak birileri de hep olacaktır.

Hâkim sınıf tarafından, kendi yararına işleyen fikirlerin seçilmesi ve aksi yönde işleyen fikirlerin sınırlandırılması, susturulması, yöneten sınıfın bilinçli planına göre az ya da çok sayıda yetişen, bu sınıfın çıkarları için çalışan, üreten, ezilen yığınlarının varlığı tarihsel trajediyi(determinizmi) göstermektedir. Bir başka deyişle imtihanın tarihinin tarihini(özünü) meydana getirmektedir.

Bir an için iktidara kendilerine verilen büyük kudreti, kuvveti ve imkânları kullanmaktan imtina edecek bir sınıfın geldiğini varsaysak bile bu sınıfın yeterince iktidarda kalabileceği şüphelidir. Çünkü sadece yönetenlerin değil, yönetilenlerin de kabul ettiği töre(devlet/yönetici tanrının gölgesidir, kutsaldır, meşrudur, vb.) ve algılar sorunludur, değiştirilmeye, düzeltilmeye muhtaçtır.

Jean Guitton haklı olarak demişti ki: ‘‘Eğer halk, yanlışların neler olduğunu bilemiyorsa, ona habire her doğruyu açıklamanın âlemi yoktur.’’

Mesele bundan ibaret.

Bir sosyal düzen ancak halk yığınlarının bilgisizliği(sorunlu töreleri/algıları) üzerine kurulabilirdi ve varlığını ancak bu bilgisizlik üzerinden devam ettirebilirdi. Gerçekliğin ters yüz edilişi, gerçeği gizleme çabaları, hesaplı kitaplı politik nedenler adına harcanan çabalar, öyle pek güç bir iş de değildir.

Platon’un yaşlılık dönemi diyalogları arasında yer alan itirafı önemlidir: “Fakat sonunda o zamanki bütün devletlerin kötü idare edildiğini anladım; çünkü, uygun şartlar altında mükemmel olarak yeniden düzenlenemezse, kanunlarının iyileşmesine hemen hemen imkan yoktur. İşte bunun için, felsefeyi överken, ancak felsefenin yardımı ile devletlerin ve kişilerin idaresinde doğruluk gösterilebileceğini söylemiş; bundan ötürü de, insan soyunun, başına çöken belalardan ancak tam ve gerçek filozofların iktidarı ele alması ile veya devletin başında olanların, Tanrı’nın lûtfu sayesinde, gerçekten filozof olmaları ile kurtulabileceğini belirtmiştim.”

Platon’un düşüncelerini gerçekleştirme girişimindeki başarısızlığı, hakikat(hikmet) arayışı peşinde olan filozofik düşüncenin ve siyasi taleplerin uzlaştırılmasının ne kadar zor olduğunu göstermektedir.

Tarihin bize telkin ettiği, felsefe ve siyaset(iktidar) anlayışımızın toplumsal ortak bilinçaltı temellerini daha derin irdelememiz gerektiğidir; bütün bu bilgi parçacıkları ilk bakışta sıradanmış gibi gelebilir, ama bunlardan yola çıkarak içerisinde sürüklendiğimiz oyunu(trajediyi) anlamaya ve büyük değer yargılarına varılabilir..

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89