• BIST 106.843
  • Altın 142,630
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • İstanbul 26 °C
  • Diyarbakır 32 °C
  • Ankara 23 °C
  • İzmir 27 °C
  • Berlin 20 °C

Evlilikte 6 yaş polemiği ve Hz. Aişe’nin evlilik yaşı (ll)

Abdullah Can

(Bir önceki yazının devamıdır)
ÜÇÜNCÜSÜ; birilerinin taassup ya da üstünkörü kabulden hareketle, 6 yaş rivayetini eleştirenler için, “Batılı oryantalistlerin etkisine girmişlerdir” demeleri ucuzca bir ithamdır. Aklı başında hiçbir Müslüman, 50 yaşını geçkin Peygamberinin koynuna, henüz çocuk yaştaki bir kızı sokmaz; böyle bir evliliğe evet demez. Müslüman’ın sofra adabından devlet yöneticiliğine kadar bütün hayat safhalarında rehberlik yapan bir Peygamber’i bu işe bulaştırmak, ona yapılan bir suikasttır. Henüz cinsel kıvamına gelmemiş bir sabiyeyi, Hz. Peygamber’in hayatına sokmak, –olsa olsa– Peygamber düşmanlarına malzeme hazırlamaktır.    

Evet, hiç kimse bizden bu rivayete karşı mutlak bir teslimiyet beklemesin; mutlak teslimiyet, ortaçağ skolastik felsefesinin mahsulüdür, İslâm’la alakası yoktur. 

İsmet, iffet ve istikametin zirvesinde olan Hz. Peygamber’i, 6 yaşındaki Aişe’yle(ra) evlendiren zihniyet, Hicaz’ın sıcaklığına, erken yaşlardaki olgunlaşma faktörüne sığınıyorlar.  Hâlbuki mesele, sadece hormonal uyarılmayla izah edilemez; bunun bir de fizyonomik olgunluk, biyolojik elverişlilik ve psikolojik hazırlılık, vs. aşamaları vardır. Peygamberi(asm) bu safhalardan bihaber bir bedevi derekesine indirgeyen klasik zihniyet, maalesef bu tür ucubeliklere onay verebiliyorlar. Mesela İslâm tarihçisi Taberî, malum 6 yaşı, cinsel ilişkiye uygun görmediğinden, Hz. Aişe’nin o yaşta nişanlandığını, 9 yaşında ise zifafa girdiğini ileri sürerek, klasik kabullenmeyi teyid edebiliyor. (Bkz. Taberî, Tarihu’r-Rüsul ve’l-Mülûk, III, s. 162-163)   

Söz Hicaz bölgesinden ve sıcaklıktan açılmışken; bölgede kız çocuklarının –6 ve 9’dan farklı olarak– genellikle 12 yaşlarında evlendirildiğini söyleyen araştırmacılar da vardır. (Bkz. Abdülkerim Özaydın, DİA Arap Meddesi, c. III, s. 321) Demek, bölgenin sıcaklığı ve kız çocuklarının erken olgunlaşması, evlilik yaşının 6-9’larda olduğunu göstermez. Tarihin kaydettiği kimi evlilikler olmuşsa da, bunlar tamamen lokaldir; mahallî, örfî ve kavmîdir. Peygamber’i(asm) bu kapsama almak, O’nu iffet noktasında karalayanların ekmeğine yağ sürmektir. Asıl o kimselerdir ki oryantalistlerin tuzağına düşmüşlerdir; onların temelsiz iddialarına malzeme hazırlamaktadırlar. 

Acaba, diyorum; malum rivayeti savunanların birinden, 50 yaşını geçkin birisi tarafından, 6-9 yaşlarındaki kızına talip çıkılırsa, tepkisi ne olur? Velev ki talipli kişi, dünyanın en şahsiyetli erkeği olsun… Sadece, “bir empati yeter!” diyorum. 

İşte, malum rivayete tepkimiz, bu temeldedir; yani fıtratla çatışan bir söyleme karşı akl-ı selim ve inancımızdan doğan bir reaksiyondur. Bu reaksiyonumuz, “mutlak kabulcüler”e karşı ”mutlak redçiler”in ortaya koyduğu refleksler türünden değerlendirilmemelidir. Zira böylesi bir muvazenesizlikten Allah’a sığınırım. Peygamber’in evlilik yaşı ve evlendiği kadınların yaş ortalamaları ortada iken, O’nu farklı bir pratikle takdim etmenin, –ne niyetle olursa olsun– hayra alamet olmadığı ortadadır.  

DÖRDÜNCÜSÜ; Hz. Peygamber, “Cahiliye”nin bütün pisliklerini, insanî ve İslâmî olmayan bütün adetlerini ortadan kaldırmıştır. Kız çocuklarının öldürülmesini engellediği gibi, öldürmenin bir başka çeşidi olan küçük yaştaki evlendirmeleri; evlilikteki aldatmaları da engellemiştir. Bu ayrı bir araştırma konusudur. Ancak rahmet, adalet ve fıtratın temsilcisi olan Peygamberimizi, henüz oyun çağında, kucak yaşında; çocukluğunu yaşamakta olan bir sabi kızla evlendirtmek, O’nun misyonuna, donanımına ve yaşam felsefesine aykırıdır. 

Hz. Peygamber, altı çocuğun babasıydı. Bunların tamamı Hz. Hatice’den olmadır. Hatice’nin(ra) vefatından sonra, evinin dâhili işlerini sevk ü idare edecek; çocuklarına bakacak birine ihtiyaç duyacaksa, herhalde henüz oyuncak bebeklerle oynayan ve hamur teknesinin üzerinde uyuyacak bir kızcağızla değil, rüştünü tamamlamış, mesken ve çocuk işlerinden anlayacak birini seçmesi daha mantıklı ve çıkar yol değil midir?  

BEŞİNCİSİ; Bediüzzaman Hazretleri, “Takarrur etmiş usûldendir: Akıl ve nakil taâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.”(Muhakemât, s. 12) demektedir. O halde, hadis olsun, hadis ya da tarih kitaplarında geçen herhangi bir rivayet olsun, onun selim akıl ve dinin temel esprilerine, disiplinlerine aykırı düşmemesi gerekir. Senetlerin sıhhatliliği ne kadar önemli ise, rivayet ve nakillerin akla, ilme, tarihe, fıtrata, hayatın gerçeklerine, evrensel hukuka ve icma-ı ümmete aykırı olmaması da bir o kadar önemlidir. 

Öyle ise, nakilde –her nasıl olursa olsun– ısrarcı olmak; her şeye rağmen, olduğu gibi kabul edip dayatmaya çalışmak, statik ve donuk bir anlayışa davettir. Böyle bir anlayış ise, insana verilen tahlil, tahkik, tenkit ve kritize etme kabiliyetlerini hiçe saymaktır. Bir başka ifadeyle, Müslümanlara Ortaçağ Skolastik anlayışını dayatmaktır; onları o bataklığa mahkûm etmektir.  

Yine Bediüzzaman’ın Münafıklar Bahsi’nde geçen şu ifadesi önemlidir: “Bir kelâmın, belâgate uygun, akla muvafık, mantığa mutabık olmadığı halde, mana-i zâhirisine yapışıp, mana-i zâhirinden ayrılmaması, o kelâm için bir cümudiyet ve bir sönüklüktür.”(İşârâtu’l-İ’câz, s. 141) Bu bağlamda, sözkonusu rivayetin bu ölçülere uygun düştüğünü söylemek mümkün değildir. Bir taraftan “İsrailiyat” dediğimiz İslâm’ı zehirleyen hurafe ve efsanelere karşı İslâm’ı koruma önlemleri alacağız, diğer taraftan İsrailiyat’ın daniskası olan hikâye, mitoloji ve aklı dışlayan rivayetlere “buyursunlar” diyeceğiz! Olacak şey mi? 

Batılı oryantalistlere dikkat çekenlerin, Asyalı münafıkları unutmamaları gerekir. Birine karşı önlem alırken, ötekisine karşı gaflete yatmak; kapıları ardına kadar açık tutmak akıllıca bir davranış değildir. Çünkü oryantalistler kadar, Asyalı münafıklar da tehlikelidir ve İslâm’ın altını oymaktadırlar. Nihayet gördük; malum provokatör dergi, Fransa’da İslâm ve Peygamber düşmanlığını ilan ederken, içimizdeki işbirlikçi münafıklar da aynı yayını gönüllü olarak neşrettiler; düşmanın kılıcını kuşandılar, bayrağını diktiler. 

Provakatörler - karşı provakatörler kadar tehlikeli bir diğer düşman ise, ahmak dostlar ya da mutaassıp dindarlardır. Peygamberi alabildiğince alçaltmaya çalışanlar kadar, onu fevkalade yüceltenler de zarar vermektedirler. Zira her aşırı sevgi, aşırı nefrete teşnedir. Dinsizlik saikasıyla, Peygamberi cinsellikle itibarsızlaştırmaya çalışanlar kadar, dindarlık kisvesinde O’nun kucağına çocuk yaştaki bir kızı oturtanlar da Peygamber düşmanıdırlar; karalayıcı ve itibarsızlaştırıcıdırlar. 

Vasat bir ümmetin vasat Peygamberini aşırı uçlarda konuşlandırmaya çalışan muvazenesiz ve mantıksız çevreler, kaş yapayım derken göz çıkardıklarının farkında değillerdir. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”(Hûd, 112) ayetinin birinci muhatabını ve en mükemmel uygulayıcısını bazen ifrat, bazen tefrit kutuplarında uçuşturanların İslâm’a hizmet iddiaları yalandır, temelsizdir. O’nu olduğu gibi anlamak ve anlatmak, O’na gerçek saygının ifadesidir. 

ALTINCISI; Hz. Aişe’nin evlilik yaşı konusunu, itimada şayan olmayan rivayetlere bina etmektense, bu meseleyi tarihe arzetmek; tarihsel hesaplamalar üzerinden karara bağlamak daha muvafıktır. Tarih, bu konuda güzel bir hakemdir. Onun hakemliğine müracaat etmek, bizi kafa karışıklığından, düşmanları yersiz ve haksız saldırılardan, muvazenesiz dostları ise kuru taassuptan alı kor; herkese haddini bildirir. 

Dikkat edilirse, Peygamberimize karşı işlenen tecavüzkâr saldırıların çoğu cinsellik üzerinden yürütülmektedir. Bu günkü saldırının malzemesi ne ise, 5 yıl sonra da, 10 - 20 yıl sonra da aynen yinelenecek, tekrar tekrar gündeme sokulacaktır. Demek bu konunun bir şekilde çözüme kavuşturulması, ümmetin icmaına masaddak kılınması şarttır. 

Bu bağlamda, İslâm’a sokulmuş bütün ebatılı silip süpürmek, vahye, akla, ilme, fıtrata, realiteye, sahih tarih ve ehadise muvafık düşmeyen bütün rivayetleri, hikâyat ve menkıbeleri harim-i ismetimizden atmak en hayatî ve temel görevlerimizden olmalıdır. “Su uyur, düşman uyumaz” misali, bu gün susan zındıka komiteleri, bir bakarsınız 10 sene sonra –bir bahaneyle– tekrar uyandı, tekrar aynı nakaratları dillendirdi; tekrar Müslümanları rencide ve düşmanları sevindirmeye başladılar. İlmî çerçevede kalmak şartıyla, bunlara pirim vermemeyi, en farz vazifelerimizden bilmeliyiz.     

Evet; Hz. Aişe’nin evlilik yaşını dert edinen tarihçilerimiz, sağ olsunlar, mevzumuzun ana konusu olan yaş tartışmasını sağlam temellere oturtmuşlardır. Ancak bu sağlam ve matematiksel kesinliğe rağmen, rivayetlerin katı ve kalıplaşmış cenderelerine sığınanlar, maalesef kafaları bulandırmaktan vazgeçmiyorlar. Din adına dinsizlere malzeme taşıyan bu çevreler, bir râh-ı necat bulmak yerine, var olan menfezleri de kapatarak, sorunu çözümsüzlüğe mahkûm ediyorlar; bu noktada katkı sunuyorlar. 

Her ne ise, bizim için önemli olan meselenin aydınlanması, gericiliğin izalesidir. Bu alanda atılan bütün samimi adımları alkışlıyor; sahiplerini selamlıyoruz.

Bir sonraki yazıda asıl izahlarda buluşmak umuduyla…

  • Yorumlar 12
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89