İnkâr bizim artık resmi bir siyaset enstrümanımız. Gerçeklerle yüzleşmek yerine büyümeyen çocuklar gibi sürekli gerçekleri inkâr etmeyi tercih ediyoruz.
Türkiye bize eşsiz buluşmaları sunan zengin bir haber coğrafyasına sahip. İşte bu coğrafyada son lezzetli polemik Başbakan Erdoğan ile dünyanın en ünlü romancılarından Paul Auster arasında yaşanıyor. “Türkiye’ye gelmem” diyen Paul Auster’a Başbakan Erdoğan öyle bir daldı ki zavallı adam muhtemelen şimdi Kemal Kılıçdaroğlu kimdir, Ergenekon nedir anlamaya çabalıyor. Nedim Şener bundan aylar önce tutuklandığında hatırlarsanız buradan basit bir soru sormuştum: “Önümüzdeki günlerde bizi Nedim’in gazeteci değil terörist olduğuna inandırmaya çalışabilirsiniz, hatta ikna edebilir ya da sesimizi kısmamızı sağlayacak ortamı da kurabilirsiniz ama bunu dünyaya nasıl anlatacaksınız?”

Gördüğünüz gibi Nedim’in yanına şu ya da bu bahane ile 99 gazeteci daha eklenip cezaevine atılınca, mızrak Türkiye’de kılıfına sığsa da dünyada sığmamaya başladı. Bayram değil seyran değilken Brooklyn’de mütevazı hayat süren bir yazar ortaya çıkıp cezaevindeki gazeteci ve yazarları gösterip “Bu ülkelerde ifade özgürlüğü yoktur” diyebiliyor. Sonrasında siz istediğiniz kadar okkalı cevap verin, Kemal Kılıçdaroğlu ile aynı pakete koyup laf sokuşturun, gazete köşelerinde edebiyatını kötüleyin, hatta işi Ergenekoncuların Paul Auster’ı kandırdığına kadar getirin, nafile... Kendiniz söyler, kendiniz dinlersiniz.
O mızrak bu çuvala sığmaz!
İnkâr bizim artık resmi bir siyaset enstrümanımız. Gerçeklerle yüzleşmek yerine büyümeyen çocuklar gibi sürekli gerçekleri inkâr etmeyi tercih ediyoruz.
Aynen bir çocuğun anne-babasını kandırmaya çalışması gibi, gerçekliği kendi bakış açımız ile eğip büküyor, sonra da herkesin inanmasını bekliyoruz.
Bunun için de soruşturmaları, mahkemeleri, ‘ama’ları kanıt olarak gösteriyoruz. Baktınız karşınızdaki ikna olmuyor, o zaman da yeni yalanlar arıyoruz.
Önümüzdeki süreçte muhtemelen ‘Uluslararası Ergenekon’ adında bir örgüt duyabiliriz. Paul Auster’ın da içinde olduğu insan hakları savunucuları, Sınır Tanımayan Gazeteciler, hatta demokrat devlet adamlarının üye olduğu bu örgütün Türkiye’de tutuklu gazeteciler hakkında beyanlarına karşı tedbirli olmamız gerektiğini de duyabiliriz (Bu kulaklar daha neler duydu). Kendimize yeni saygın düşmanlar yaratıp onlarla savaşmaya başlamamız da mümkün.
Kandırılmaya ve kanmaya hazır bir kıvamda tutuluyoruz. Hatta yabancılara çaktırmadan durumumuza “Hadi yiyorsa anlatılanlara kanma” da diyebiliriz!
Diyelim (gönüllü gönülsüz) inandık, hadi diyelim yine kandık, yine tüm Türkiye ikna oldu.
Peki, dünyayı yine ikna edebilecek, hâlâ kandırabilecek misiniz?
Orası zor işte.
Üzerine oturduğumuz Türk malı ikna çuvalından mızrağın ucu gözükecek.
Paul Auster gazeteciler ve yazarlar hapiste diye Türkiye’ye gelmeyeceğini söyleyince aldığı cevap “Gelmezsen gelme!” oldu. Oysa tam da Paul Auster’ın altını çizdiği durum yüzünden bunalıp bu diyarlardan gitmeyi düşünüyoruz.
Durun, alacağımız cevabı tahmin edeyim!
Çakma Barzani, İzmitli işadamının oğlu çıktı!
Telefonum (yine) acı acı çaldı. Arayan İstanbul Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürvekili Şahin Çalış. Konu, geçen gün burada yazdığım çakma Barzani’nin korumalarının gazetecilerle kavgası. Hatırlarsanız Bebek’te korumalarının gazeteci meslektaşlarımızı tartaklaması üzerine “Kim bu adam, emniyet neden sessiz?” diye sormuştum. Emniyet o adamın kim olduğunu bulmuş. Adı Ozan Çelik. Henüz 25 yaşında. Barzani ile uzaktan yakından ilgisi yok. Emniyet de bu söylentinin nereden çıktığını anlamaya çalışıyor. Neden korumalarla gezdiğini onlar da çözebilmiş değil. Zira babası İzmit’te Çelikler Demir Çelik’in sahibi Hüseyin Çelik mütevazı bir işadamı olarak gözüküyor. Bebek’te olaya karışan korumalardan biri eski polis memuruymuş. Sadece iki günlüğüne çalışmak üzere Ozan Çelik ile anlaşmış. Bebek’teki olaydan sonra her iki taraf da hakaret nedeniyle birbirinden şikâyetçi olmuş. Dün Ozan Çelik’in İzmir’den gelip ifade vermesi bekleniyordu.
Bütün bu bilgilerden sonra iki konuya değinmek istiyorum.
İlk olarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne teşekkür ederim. Böylesine bir olayı araştırıp bizi bilgilendirmeleri Emniyet Teşkilatımızdaki olumlu gelişmelerden biri.
İkincisi ise Ozan Çelik’in durumu. İzmit’te mütevazı bir KOBİ’nin sahibinin oğlu nasıl oluyor da 4 koruma ile gezme ihtiyacı duyuyor. Üstelik sıradan isimler de değil. Jilet gibi takım elbiseleri ve anladığımız kadarıyla deneyimleri ile profesyonel korumalar. Acaba Ozan Çelik için bizim bilmediğimiz bir tehlike mi söz konusu? Ne bileyim, mesela çelik mafyası veya hurda mafyası var da bizim mi haberimiz yok! Yoksa sakın bu yeni dönem kendini önemli hissetme ve hissettirme durumlarından biri olmasın! Öyle ya, beyefendinin yanında 4 koruma var. Sıradan bir kafeye bile giderken önde arkada iki araba... Bayağı fiyakalı bir durum! Mafya dizilerinden bir sahne kurgulayıp yaşıyorsunuz. Gazetelerde basılan fotoğraflarınıza her baktığınızda mesutsunuz!
Böyle bir arkadaşım vardı. Günün birinde ortada hiçbir şey yokken korumalarla gezmeye başlamıştı. Bir süre sonra hem o hem de korumalar hiçbir şey olmamasından sıkılmaya başladılar. Baktılar hiçbir şey olmuyor, onlar bir şeyler yaratmaya başladılar.
Sonrasını anlatmayayım...