• BIST 90.383
  • Altın 144,263
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 8 °C
  • Diyarbakır 9 °C
  • Ankara 6 °C
  • İzmir 12 °C
  • Berlin 3 °C

E. Özkök’ün ‘Ortadoğu’ya dalalım’ günleri...

Alper Görmüş

“Bayanlar baylar, Ortadoğu’ya hoş geldiniz...”

Ertuğrul Özkök
, başlığı bu olan yazısında (22 Ağustos 2012), “Türkiye’nin yüzünü Ortadoğu’ya çeviren” hükümete verip veriştiriyordu... Özkök, bu işin sorumlularını sıralarken de birinciliği, “Çocukluk hayallerini stratejik derinlik diye yutturanlar”a veriyordu.

Fakat işte, onlar Ortadoğu’ya gitme hayalleri kurarlarken Ortadoğu Gaziantep bombası olarak Türkiye’ye gelmişti:

“Baylar ve bayanlar... Sivil meydanlarda bombaların patlatıldığı Ortadoğu’ya hoş geldiniz. Artık gırtlağımıza kadar Ortadoğu’dayız...

O müthiş tarihi vizyon, ‘menfaatimiz’ diye ballandırılan çocukluk hayalleri.

Arif Nihat Asya’ın ‘Ağıt’ındaki o vasiyet gibi feryat:

‘Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin
Benden doğar, bana dökülmez?’

Misak-ı Milli puzzle’ının eksik kalmış parçası...

O derin strateji...”

Ertuğrul Özkök’ün yayın yönetmenliğini yaptığı gazetenin Türkiye’nin Ortadoğu’da “askere alınması” için 2001-2003 arasında ne diller döktüğünü; “gırtlağımıza kadar” Ortadoğu’ya dalmamızın neden “menfaatimiz” icabı olduğunu; ABD’nin bölgeyi dizayn faaliyetinde neden “ön safta” olmamız gerektiğini nasıl ballandıra ballandıra anlattığını bilmeyenler de sanacak ki, o bir “misak-ı milli” barışçısıdır.

Oysa hiç alâkası yoktur.

Bugün sizlere Ertuğrul Özkök’ün ve gazetesi Hürriyet’in o yıllardaki “Haydi Türkiye, Ortadoğu’ya” performanslarına dair yazı ve haber örneklerini hatırlatacağım; ki hep birlikte bir daha görelim, günümüzün misak-ı milli barışçısı 10 yıl önce nasıl bir “Ortadoğu şahini”ymiş...

“Biz de Kuzey Irak’a gireceğiz”

11 Eylül 2001 saldırılarından hemen sonra ABD, başta Afganistan ve Irak olmak üzere dünyanın bütün “kötü”lerine karşı dünyanın bütün “iyi”lerini savaşa çağırmaya başlamıştı. Saldırılardan sadece altı gün sonra (17 Eylül 2001), henüz Türkiye Cumhuriyeti devletinden hiçbir ses çıkmamışken Hürriyet’in birinci sayfasında şu sevindirik başlıkla karşılaştık: “Biz de Kuzey Irak’a gireceğiz...”

Müjdeli habere göre bu işi Türk ve ABD birlikleri birlikte kotaracaklardı.

Haberin kaynağı, İsrail’den yayın yapan, spekülatif-manipülatif yayınlarıyla ün salmış istihbarat sitesi DEBKAfile idi...

Böyle bir haberi, kaynağının şaibeli performansına atıfla ve mesafeli bir duruşla değil de sevincini gizleme gereğini duymadan yayımlaması, Hürriyet’in Türkiye’nin ABD’yle birlikte Ortadoğu’ya yalınkılıç dalması yönünde bir yayıncılık yapacağının ilk işareti oldu. Nitekim sonrasında her şey bu işaret doğrultusunda gelişti...

“Ön safta ol, parayı al”

O yıllar, merkez medyanın hükümet kurup hükümet yıktığı şımarıklık yıllarıydı... Bu ruh hâli, merkez medya yöneticilerini, zaten sorunlu olan tercihlerini ve sözlerini en inceliksiz, en küstah tonlarda dile getirme konusunda kışkırtıyordu. (Bu tavrın maksimumu Zafer Mutlu tarafından dile getirilmiş, kendisine “iyi gazetecilik” yönünde sorulan bir soruyu “Ne gazeteciliği kardeşim, biz burada dükkân açtık, patronumuza para kazandırıyoruz” diye cevaplamıştı.)

Mesele “para” ve “para kazanma” olunca, bu inceliksiz ve küstah üsluba başvurmanın cazibesi sanki daha da artıyordu...

Hürriyet’in 21 Eylül 2001 tarihli nüshasının manşet haberi, bu hâlin zirvelerinden birini oluşturuyordu: “Ön safta ol parayı al.”

Hürriyet bu manşeti, Uluslararası Para Fonu Başkanı Köhler’in “Terörizmle savaşta ön safta yer alan Türkiye’ye büyük destek vereceğiz” şeklindeki sözlerinden kotarmıştı.

Hürriyet, tabii yine çok mesuttu, çünkü Türkiye iki şanslı ülkeden (öbürü Pakistan) biriydi. Bu sayede “ön saf”a kabul edilecek, karşılığında da “parayı” kapacaktı.

Özkök hükümeti paylıyor: “Kıvırtmayın”

Gazetenin manşetten “ön saf” müjdesini verdiği gün, genel yayın yönetmeni de “Bush’a itidal mektubu” gönderme teşebbüsünde bulunan hükümet yetkililerini paylamakla meşguldü... Yayın yönetmeninin tek tesellisi, mektubun, hazırlanmasına rağmen gönderilmemiş oluşuydu. “O mektup iyi ki gönderilmedi” başlıklı yazısında Özkök şöyle diyordu:

“Bana anlatıldığı kadarıyla mektup, Başkan Bush’a destek verici değil, daha çok uyarıcı bir anlayışla kaleme alınacaktı. (...) Ancak dün Çankaya’da yapılan zirveden sonra bu mektup birden buharlaştı. Mektuptan vazgeçildiğini öğrenince, ilk tepkim şu oldu: ‘İyi ki mektup yazmaktan vazgeçmişler.’ Çünkü böyle bir mektup, Türkiye’nin teröre karşı kararlılığını göstermeyecekti. Tam aksine, kararsızlığını hatta bal gibi ‘kıvırtmasını’ ispatlayan yazılı bir belge olacaktı. O yüzden iyi ki yazılmadı.”

Genel yayın yönetmeni bundan altı gün sonra da (27 Eylül 2001) hükümetin ne yapması gerektiğini, üslubuna varıncaya kadar anlatan bir yazı kaleme aldı.

Özkök bu defa, ABD’yi sertleşmeye teşvik etmiş olmamak için “biraz sessiz kaldıklarını” özel bir sohbette kendisine söyleyen Dışişleri Bakanı İsmail Cem’e sinirlenmişti. Zaten yazısını da Cem’in ve hükümetin “Özal tavrı”nı benimsemeleri gerektiğini anlatmak için kaleme almıştı:

“O bunu söylerken gözümün önüne rahmetli Turgut Özal geldi. Körfez Savaşı’nın hemen öncesinde Washington’a gitmişti. Ben de o geziyi izlemiştim. Özal çıktığı her yerde şu mesajı veriyordu: ‘Irak’tan hiç çekinmeyin. Üç günde işini bitirirsiniz. Bunlar İran’la sekiz yıl savaş ettiler. Ellerinde hiçbir şey kalmadı. Tanklarını bile yürütemezler.’

Üstelik bunu kapalı kapılar ardında söylemekle kalmadı, çıkıp bir de CNN’de söyledi.

(...) Eski Başkan Bush bu yıl İstanbul’a geldiğinde, Özal’ın telkinlerinin savaş kararının alınmasında etkili olduğunu itiraf etmişti.”

“Hıristiyan-Müslüman kamplaşmasında ne yapacaksınız?”

Yalnız bir sorun vardı... Tamam, ABD’yle birlikte Ortadoğu’ya dalmamız “menfaatimiz” icabıydı ama, buralarda yaşayanlarla Türkiye’de yaşayanların dinleri birbirine fena hâlde benziyordu... bu “mahzur” nasıl giderilecekti?

Özkök, 11 Eylül saldırılarından hemen sonra, heyecanın doruğunda olduğu günlerde lafı dolandırmadan konuşuyor, Türkiye’nin “medeni dünya”nın bir üyesi olarak Müslüman kimliğini unutmasının daha doğru olacağını ima ediyordu. Mesela:

“Şimdi karşımızda çok ciddi bir sorun var. Bu olay, bir Hıristiyan-Müslüman kamplaşmasına gidebilir. Böyle bir kamplaşmada ne yapacaksınız? Din kardeşimiz diye, Ortadoğu’nun beşinci sınıf diktatörleriyle akraba mı olacaksınız?” (19 Eylül 2001).

Sonra, duygular biraz durulup, “medeni dünya”dan bile “Müslüman dünya düşmanımız değil” sesleri yükselmeye başlayınca Hürriyet de tavır değiştirdi... Muhtemel bir “Hıristiyan-Müslüman kamplaşması”nda Türkiye “medeni” Hıristiyanlarla aynı kampta yer alırsa, bu sadece Türkiye’nin “iyi” Müslümanlık adına “kötü” Müslümanlara karşı savaş açtığı anlamına gelebilirdi...

Bu yeni çizgi gazetenin promosyon tercihlerine dahi yansımıştı. Ekim ayının ortalarına doğru gazete okurlarına “İslam ansiklopedisi” hediye edeceğini duyurdu. Gerekçe ise “yeni çizgi”ye uygun olarak aynen şöyle tasarlanmıştı:

Hürriyet, dünya dengelerinin hassaslaştığı bu dönemde, herkesi gerçek İslamiyet’i bilmeye, öğrenmeye davet ediyor.”

“Irak doğumlu Mehmetçik: Irak üç günlük iş...”

“Büyük gazete”nin ABD’nin “sonsuz özgürlük” savaşında Türkiye’nin de “askere alınması” için verdiği bu canhıraş çabanın kuvveden fiile çıkması, yasa gereği ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) vereceği bir kararla mümkün olabilecekti. Dolayısıyla TBMM’deki teskere oylaması (1 Mart 2003) yaklaştıkça Hürriyet’in heyecanı da arttı. Sadece heyecanı değil ama, pervasızlığı da...

Oylamaya 10 gün kala gazetenin sürmanşetine yerleşen “Irak doğumlu Mehmetçik: Irak üç günlük iş...” başlıklı haber, gazetenin iyiden iyiye zıvanadan çıktığının işareti oldu.

Haber, Hürriyet muhabirinin, kurada Güneydoğu’yu çeken “Mehmetçikler”den biriyle havaalanında ayaküstü gerçekleştirdiği bir söyleşiye dayanıyordu. Doğan Samur adlı Er’in, annesini teselli amacıyla söylediği “Irak üç günlük iş anne, merak etme” cümlesi Hürriyet’çileri o kadar heyecana getirmişti ki, bunu alıp sürmanşete yerleştirmişlerdi.

Yine, “Irak üç günlük iş” diyen erin öyle ayaküstü ağzından fırlatıverdiği “Osmaniye’ye çeken bir arkadaşım, ‘gider, birkaç Iraklı vurur dönerim’ dedi ve gitti” sözleri de birinci sayfa spotlarına yerleştirilmişti.

Her şey kolaydı yani, “leblebi çekirdek”ti... Ortadoğu’ya dalar, ortalığı dağıtır, bu arada burnumuz bile kanamazdı.

Ertuğrul Özkök ve gazetesi bir zamanlar böyleydi işte...

Türkiye’nin Ortadoğu’ya gitmesini savunuyorlardı ama, Türkiye Ortadoğu’ya gitmeden önce Ortadoğu’nun birtakım bombalar suretinde Türkiye’ye gelmesi ihtimali umurlarında bile değildi.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89