• BIST 97.930
  • Altın 144,040
  • Dolar 3,5642
  • Euro 3,9945
  • İstanbul 21 °C
  • Diyarbakır 25 °C
  • Ankara 22 °C
  • İzmir 24 °C
  • Berlin 15 °C

Dün Dersim, bugün Cizre; bu devletin suçları gömmekle bitmeyecek

Celal Başlangıç

Yaşları 90'la 100 arasında değişiyordu.

Sahneye konulan koltuklara oturmuşlardı.

Biri kadın ikisi erkekti.

Aileleri, yakınları, komşuları, köylüleri gözlerinin önünde katledilmişti.

Büyük bir dehşete tanık olmuşlardı.

Yaşamları boyunca ağır bir yük olarak taşımışlardı gördüklerini.

Dersim katliamından  sağ kurtulan Yamoş Bakıray, Ali Hıdır Şahin, Hasan Bakır bazen sesleri titreyerek, bazen gözleri dolarak, ama sanki dün olmuş gibi anlatıyorlardı 79 yıl önceki tanıklıklarını.

Gerçekten daha dün olmuş gibiydi yaşanılanlar. Çünkü 79 yıl önce katledilen binlerce Dersimli'den 13'ü ancak o gün toprağa verilmişti.

Hozat'a bağlı Karabakır Köyü'nün Sakasure mezrasında 14 Ağustos 1938'de katledilen Baran ve Cenan ailelerinden 24 kişinin öyküsü onlarca yıldır kulaktan kulağa, kuşaktan kuşağa aktarılmıştı.

Hüseyin Baran ailesinin katledildiği yere bir anıt dikmek için kazmaya başlayınca ulaştı kemiklere.

Savcılık kararıyla geçen yıl kazı yapılmış, Adli Tıp tarafından öldürülenlerin kimlikleri belirlenmişti.

Kemikleri bulunan 13 kişiden 7'si çocuktu Adli Tıp'a göre. İkisi 9-10 yaşlarındaydı. İkisi 4-5, biri 5-6, diğeri de 6-7 yaşlarındaydı. Hepsinin kimlikleri kemiklerden, üzerlerinden çıkan takı ve mühürlerden belirlenmişti.

Hem kurşunlanmışlar, hem de kapatıldıkları samanlıkta yakılarak öldürülmüşlerdi.

İşte o samanlığın tam üzerinde yarım kalmış bir anıt inşaatı vardı. Hemen yanına da bir mezar kazılmıştı.

13 kişinin kemiklerine ulaşılmıştı ama ortada tek bir tabut vardı.

Üzerine kızıl bir örtü konulmuştu tabutun. Onun da üzerine Dersim puşisi örtülmüştü.

Ağıtlarla, gözyaşlarıyla indirilmişti 13 kişinin sığdığı tek tabut mezara.

Üzerine önce toprak atıldı, sonra kırmızı karanfillerle süslendi taze örtülmüş mezar.

Mumlar ve çıralar tutuşturuldu. Toprağa verilenlerin akrabaları birer birer eğilip mezarın üzerine atılan toprağı öptü. 

Katledildikten tam 79 yıl sonra bir mezara kavuşmuştu 13 Dersimli.

Geride; toprak altında yatan, başlarında bir taş olan mezara kavuşmayı bekleyen binlerce Dersimlinin kemiği vardı.

Bu tören "Unutturmak Değil, Yüzleşmek!", "Soykırım Tanınsın, Dersim'i Yeniden İnşa Edelim" talepleriyle gerçekleştirilen 7. Dersim 1937-38 Konferansı'nın ilk günü gerçekleştirilmişti. Daha doğrusu Dersim Katliamı'nda yaşamını yitiren 13 kişinin 78 yıl sonra bir mezara kavuşmasıyla başlıyordu konferans.

Çok sayıda aydın, hukukçu, gazeteci, yazar ve akademisyenin katıldığı iki günlük paneller dizisi sürerken sahneye çıkmıştı Dersim Katliamı'nın yaşayan üç tanığı.

Konferansın ikinci günü yine sahneye koltuklar konulmuştu. Bu kez dört koltuk vardı.

Onlar da tanık oldukları bir katliamı anlatacaklardı.

Yok öyle 70-80 yıl öncesinin tanıklıklarını değil...

Bu yıl, yani 2016'da, daha birkaç ay önce Cizre'de öldürülen yüzlerce kişiden biri olan çocuklarını, eşlerini anlatacaklardı.

Esmer Tunç iki oğlunu, Mehmet ve Orhan'ı yitirmişti Cizre'deki "bodrum vahşeti"nde. Cizre Halk Meclisi Eşbaşkanı olan Mehmet'in eşiydi Zeynep Tunç. Aynı vahşette ölen Azadia Welat Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Rohat'ın annesiydi Lamia Aktaş. Hanım Yavuzel de aynı katliamda oğlu, DBP Parti Meclisi Üyesi Mehmet Yavuzel'i yitirmişti.

Ağlayarak anlatıyordu oğulları Mehmet ve Orhan'ı yitiren Esmer Tunç:

"Hepiniz biliyorsunuz onlar silahsızdı, kurtarmak için çok uğraştık. Dalga geçer gibi alay ettiler bizimle, almamıza izin vermediler. Sonra oğlumu verdiklerinde tanıyamadım, katilleri bile tanıyamadı. Çünkü kömürdü. Ben oğullarımdan birini Habur sınır kapısından diğerini Urfa'dan aldım, gömdüm."

 Esmer Tunç ile birlikte salon da ağlıyordu. Ancak bütün acısına karşın öyle bir çağrı yapıyordu ki  anne Tunç, Dersim Katliamı'nı yaşayanların çocukları torunları ayakta alkışlıyordu:

"Ben hala 'barış' diyorum. Anneleri ağlatmayın. Türk annelere sesleniyorum. Elinizi elimize verin, insanlığımızı da, müslümanlığımızı da birleştirelim."

Lamia Aktaş'ın oğlu gazeteciydi. Cizre'ye gidecekti haber yapmak için. Birkaç gün önce ayağını burkmuştu oğlu. "Biraz dinlen, öyle gidersin, ayağın acımıyor mu?" demişti Lamia Anne. Rohat kararlıydı:

"Anne ben neler gördüm. Anne karnında öldürülen bebek gördüm, onların acılarının yanında benimki de acı mı? Gitmem ve gerçekleri yazmam gerek."

Yaralı oğlunu kurtaramamıştı. Ne gidip almasına izin verilmişti ne de ambulans gönderilmesine... Tam bir işkence yaşamışlardı.

Sonunda Cizre'deki üç bodrumun birinde katledilmişti oğlu. Bu kez cenazesini almak başka bir işkenceye dönüşmüştü:

"Aile olarak morg morg, il il aramaya çıktık. Bir kilometre de bir aranıyorduk, hakaretler, eziyetler yapılıyordu."

Anne Hanım, oğlu Mehmet Yavuzel'i anlatıyordu:

"Benim oğlumun gözlüğünden ve kaleminden korktular. Elinde silahı yoktu. Bugün bizim yüreklerimiz kanıyor ama gizliyoruz. Çünkü evlatlarımız öldü. Onlar ölmeden ben herkesi çağırdım dedim gelin Botan yanıyor, bu yangını birlikte söndürelim. Nasıl Dersim'e kimse gelmediyse Botan'a da gelmediler yavrularımızı kurtarmaya."

Çocuklarını yitiren anneleri, eşini yitiren kadını dinlerken öyle ağır bir hava çöküyor ki salona, artık panelleri sürdürmek imkansız hale gelip bir süre ara veriliyor konferansa.

Dersimlilerin acısı Cizrelilerin acısıyla buluşmuştu bir salonda.

Biri 70-80 yıl önce yaşanmıştı, diğeri daha birkaç ay önce. Ama görünen oydu ki yıllar önce de olsa, aylar önce de olsa her iki katliamın yarası hala kabuk bağlamamış, oluk oluk kanıyordu...

Çünkü, aynen Mehmet ve Orhan Tunç'un anneleri Esmer'in söylediği gibiydi yaşanan tablo:

"Cizre, Dersim'in devamıydı. Bugün Cizre, Dersim'le buluştu."   

Bütün bunlar yaşanırken, Dersim'in Mazgir İlçesinin bazı köy ve mahallelerinde sokağa çıkma yasağı ilan edildiği haberleri geliyordu. Nusaybin'de, Şırnak'ta, Varto'da, bölgedeki birçok yerde  yasaklar, çatışmalar, ölümler sürüyordu.

Ankara karışmıştı. Başbakan Davutoğlu istifa etmiş, AKP kongre sürecine giriyordu. MHP toz şeker gibi dağılmıştı. Dokunulmazlık konusunda dümen suyuna girdiği AKP'nin bu hali CHP'ye de yolunu kaybettirmişti.

Ankara'dan erken seçim haberleri geliyordu. Artık böyle bir meclisten yeni anayasa çıkmazdı. Acaba HDP'lilerin dokunulmazlıkları kaldırılabilecek miydi?

Bütün bu karışıklıklar, bütün bu çürüme aslında yıllardır çözülemeyen Kürt Sorunu'nun doğal sonucuydu.

Mehmet Altan'ın Dersim'deki panelde yaptığı saptama Kürt Sorunu açısından Türkiye Cumhuriyeti tarihinin bir özetiydi sanki:

"Hiçbir sorunu çözemiyor, çözemeyince de öldürüyor."

İşte bu yüzden de özellikle Kürt coğrafyasının neresini kazsanız katliam kurbanlarının kemikleri fışkırıyor topraktan.

Dünkü Dersim'de, bugünkü Cizre'de, başka Kürt kentlerinde de mezarını bekleyen insan kemiklerinin sayısı her geçen gün artıyor hala.

Bu yüzden, 1937'lerin, 38'lerin Dersim'inden 2015'lerin, 16'ların Cizre'sine kadar bu devletin günahları gömmekle bitmeyecek! (Haberdar)

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89