• BIST 89.270
  • Altın 146,921
  • Dolar 3,6543
  • Euro 3,9297
  • İstanbul 12 °C
  • Diyarbakır 10 °C
  • Ankara 8 °C
  • İzmir 13 °C
  • Berlin 11 °C

Dindarın yolsuzluğu

Ali Bulaç

Konu üzerinde düşünenler, yolsuzluğun kötü yönetim ve tutarsız planlamalarla bir arada yürüdüğünü söylerler. Bürokrasiye aşırı bağlılık ve mevzuatın saçma hükümleri yolsuzluğa meşruiyet gerekçesi hazırlar.

Kimse açıktan yolsuzluğun iyi bir şey olduğunu söylemez; bazı akademisyenler, rüşvet ve yolsuzlukla saçma engellerin aşıldığını bir durum tespiti olarak öne sürerler. Ancak her yolsuzluğun yeni ve daha etkin yolsuzluğa yol açtığı bir gerçektir, şu halde bu tez sadece ahlaki olarak değil, sosyo-ekonomik olarak da savunulamaz.

Bizde yolsuzluğun “engelleyici rol” oynamaktan çıkarılması durumunda tolere edilebileceğini ilk söyleme cesaretini gösteren Turgut Özal’dır. Özal, “Benim memurum işini bilir” demekle, aşırı merkeziyetçi ve bürokratik elit yönetimine karşı sağ-muhafazakârların pek hoşlanıp övündüğü “iş bitiriciliği”n, bu sayede sağlanacak kalkınma ve büyümenin her şeyden daha önemli olduğunu vurgulamış oluyordu. Bence bu iş bitiricilik bir ahlak olarak bazı Milli Görüş kökenli siyasetçilere, dindar muhafazakâr yöneticilere sirayet etti. Sayın Erdoğan, sıklıkla CHP’yi kastederek “Bunlar beş koyun güdemezler” derken, bir yandan özünde haklı olan bir tekparti dönemini eleştiriyor, diğer yandan Özal gibi kendilerinin ne kadar iş bitirici kimseler olduklarını dile getiriyor. Sorun kalkınma ve büyüme ise yapılacak şey bellidir: Çok yatırım, süratli işlem. Bunlar da usuller çiğnenmeden gerçekleşemez.

Acaba, usullerin saçmalığı, rüşvet ve “yolsuzluğun meşru gerekçesi” olabilir mi? Hiç iş yapmamak mı, yoksa ahlaki ve sosyal olarak çökmüş bir toplumu daha zengin ve müreffeh kılmak için helal haram demeden iş yapmak mı?

Bir dindarı yolsuzluk yaparken ikna eden iki faktörden biri mevzuatın saçmalığı ise, diğeri bu mevzuatın “ilahi” karakterde olmayıp nihayetinde beşer tarafından konulmuş olmasıdır. Dindarın beşeri mevzuat karşısındaki tutumu ne olmalıdır? Toplumu yönetmeye kalkışmış dindar, kendini “büyük dava” adamı olarak takdim eder. “Davanın büyüklüğü” karşısında ufak tefek günah sayılabilecek usulsüzlük ve yolsuzluk tolere edilebilir. Ayıp ve günah olsa da yolsuzluk hırsızlık değilse, dinen yolsuzluk yapanın eli kesilmez. “Yolsuzluk hırsızlık değildir” hükmü bizi yolsuzluğun “küçük günah” olduğu fikrine götürür. Küçük günah ise affedilir. Dindarın buna bir de “Ben dindarım, Allah beni affeder”den kaynaklanan özgüvenini eklerseniz, yolsuzluğun onun iç dünyasında nasıl kolayca tolere edilebileceğini tahmin edebilirsiniz.

Peki ama kestirmeden bir şeyler sahibi olmak amacıyla birilerinin evine girip değerli eşya ve para çalan cahil, aç-muhtaç veya tembel hırsız mı daha tehlikeli, yoksa gelişmiş zekâsını, eğitimle kazandığı donanımı, bilimi ve teknolojiyi maharetle kullanıp kamu kaynaklarına el koyan mı? İkisinin fiili birdir, yöntemleri farklıdır: Biri kaba ve doğrudandır, diğeri nitelikli ve dolaylıdır. Hz. Ömer kıtlık olan Remade yılında hırsızlığın cezasını uygulamadı, çünkü ona göre açlığından dolayı hırsızlık yapana ceza verilmez. Peki, ruhen aç yolsuzlar ve rüşvetçiler için ne yapardı acaba?

Yolsuzluk yapan dindar yönetici, kendini laik yolsuzdan şöyle ayırır: “Ben büyük dava adamı olmak yanında hayır da yapıyor, kaç öğrenciye burs veriyorum!” Bir de senede bir umreye giderse, her seferinde anasından yeniden doğmuş gibi sıfır km yeni ve daha büyük yolsuzluğa başlar. Şu var ki “helal hedefe, haram yollarla gidilmez”.

Belki buna Rüstem Paşa sendromu denebilir. Rüşvet alır ama hayır da yapar, onlarca cami ve medreseye kendi ismini verir. Bu öyle bir yolsuz tipolojisidir ki: a) Bu bizdendir, dava adamıdır; b) Çalıyor ama çalışıyor; c) Yolsuzluk bünyevidir, önlenemez; hiç değilse bizimkiler yapsın. Bu sayede vakıflarımız, derneklerimiz zenginleşiyor.

Yolsuzluğun en tehlikeli sonucu, toplumun bunu bir ahlak olarak benimsemesi, herkesin kendi ölçeğinde yolsuzluk yaparak iş yürütmesi ve bunun dindar yöneticinin tarzı olmasıdır. Bunun ilk aşaması “Halk padişahın dinindendir” hükmüdür. Ancak süreç arz-talep yasasına göre işler. Yöneticiler yolsuzluk yaptıkça bu halka arz edilir, halk da daha çok yolsuzluk yapanı talep eder. Bundan sonra “Nasıl iseniz öyle yönetilirsiniz!” hükmü devreye girer. Halk yöneticilere benzeyince son hükümle devlet, siyaset ve ahlak çürür, toplum çöker.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89