• BIST 106.843
  • Altın 142,630
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • İstanbul 24 °C
  • Diyarbakır 26 °C
  • Ankara 22 °C
  • İzmir 27 °C
  • Berlin 21 °C

Dil utancı

Ömer Leventoğlu

İlkokula başladığım güne kadar Türkçe bilmiyordum. „Dile şaşırmak“, ne demektir şahit olmamıştım hiç... Bir insandan bir ses çıkar, kelimeye benzer bir şey, evet, bir kelime gibi, bir şey söylüyor, belli ki bir şey anlatıyor, belli ki bir anlamı da var söylediğinin, ama ne olduğunu anlamıyorsunuz. Daha 5 yaşındayım, öğretmenin sesini duyuyorum ama anlamıyorum, sadece hissediyorum ne demek istediğini, işte bu da bir ilkti hayatımda, kimin ne söylediğini seslerden, kelimelerden anlardım hep, fakat şimdi öğretmenin söylediği şeyin ne olduğunu anlamıyor, „hissediyorum“, cevap veriyorum, ama bu kez o anlamıyor, yüzüme bakıyor, şaşkın, aval aval, ben de ona... Bildiğim bir şeyi söylüyorum oysa, ne söylediğimi biliyorum, yine de anlaşılmıyor, karşımdaki sesimi açıkça duyuyor, bunu görüyorum, biliyorum, ama buna rağmen samimiyetle duymamış gibi bakıyor bana, tıpkı benim de ona yaptığım gibi... Ama bu nasıl olur? Hadi ben neyse de, o bir öğretmen, nasıl bilmez? Zira gayet açık, basit, sade bir vurguyla söylüyorum sözümü... İşte „farklı dil“ denen şeye ilk kez böyle şahit oldum ve şaşkınlıktan küçük dilimi yuttum, mideye indirdim Kürtçe’yi, öylece kalakaldı orada.

Liseyi bitirip de üniversiteye başladığımda Kürtçe’yi neredeyse tamamen unutmuş gibiydim. Köyde, herkesin konuştuğu kelimeler vardı, benim şimdi günlük kullandığım kelimelerden biraz farklı, bizim dilimiz, biliyordum, ama ben artık o kelimeleri kullanmıyordum. Benim gibi milyonlarca Kürt çocuğun da aynı şeyi yaşadığını, ancak üniversitedeyken idrak ettim. Yine de benim başka bir utancım daha vardı: Benimle tıpa tıp aynı olan anılarını anlatan Kürt arkadaşlarım, Kürtçe biliyor, konuşuyor, oysa ben neredeyse hiç bilmiyordum, konuşmakta, anlayıp anlatmakta zorlanıyordum. Onlar konuştukça, ben de sessiz, öyle bir köşede, ne kadar utanç verici anılar taşıdığımı fark ediyordum. Anlattıklarına göre onların öğretmeni, „güvendiği“ öğrencilere, köyün içinde Kürtçe konuşanları bir kağıda yazıp getirme görevi vermişti. Şuraya bakın, bizde de tıpa tıp aynı şey olmuştu... Oysa hiçbir arkadaşım o „şikayet kağıdını yazan“ öğrenci olmadığı halde, ben, köyümdeki çocukların numaralarını kağıda yazıp öğretmene götürmüştüm, yani öğretmenin „güvendiği“ ve bu güvenden övünç duyan o çocuktum ben...

Evimiz köyün en üst başında, ön tarafında harmana benzer küçük boş bir alan var, orada oynardı genellikle çocuklar. Ben de evin üst tarafındaki kayayı kendime siper etmiş, arkasına gizlenmiş, „Kürtçe konuşan ve küfür edenlerin“ numaralarını bir kağıda yazmıştım. Gerçi sadece bir kez yapabildim bunu, becerememiş, güvenini kaybetmiştim, ertesi gün görevi benden aldı öğretmen, bilmediğimiz, kimsenin bilmediği birine vermişti, işte o günden sonra da kim numaramı yazacak diye etrafına korku ve kuşku ile bakınanlara katılmıştım. Ama bir günlüğüne de olsa o „güvenilen“, şikayet kağıdına numaralar dolduran öğrenci bendim.

Okumuş, yazmış bütün Kürtlerin, benim kadar utanç verici değilse bile, üç aşağı beş yukarı buna benzer bir geçmişi vardır. Daha çocukluğunda, anasından aldığı dilin „kötü“ bir dil, yasak bir dil, utanılası bir dil, küçümsenmesi, kısa yoldan vazgeçilmesi gereken, arınılması gereken bir dil olduğu inancı verilmiştir ona. O kadar büyük bir kişilik parçalanması ve travmatik bir gelişim çağı yaşadık ki biz, mesela köyde, Êrîvan radyosu saati geldiğinde bütün köyün başına toplandığı radyodan Şeroyê Biro, Karabetê Xeço, Egîdê Cimo dinler, ama okulda ve yolda sadece İzzet Altınmeşe’den söylerdik. (Ki bu parçaların hemen hepsinin Kürtçe’den tahrip edilerek çevrildiğini daha sonra öğrenmiş olmamız da ironiktir.)

Ve böylece hayat, bir şey öğretti bana: Dil, yani anadan geçen dil, doğal ve ilk insanlaşma dili dediğimiz dil, yani anadil, insanın kişiliğidir, bizzat kendisidir; bu nedenle dilinden utanan insan, aslında kendisinden, onu insan yapan temel nitelikten utanmaktadır; öyle ise bu insan utancıyla yüzleşmedikçe, mevcut durumu reddetmedikçe insan olamaz, kendisi olamaz, kişilik geliştiremez, karakter kazanamaz. Medeniyetin, ilk ve en temel yasası budur. Çünkü bizzat dil, en temel insanlık değeri, dolayısıyla doğrudan doğruya en temel medeniyet değeridir. Medeniyetin, yani beşeri bir zatiyet olarak insanın yarattığı değerlerin temeli dildir.

Bu nedenle bir dilin medeniyet dili olup olmadığı tartışması, hem entelektüel, hem de ahlaki açıdan saçmadır. Daha cehalet abidesi bir tartışma olamaz. Zira bu tartışma, daha baştan medeniyet denen şeyin ne kadar sığ algılandığının kanıtıdır. Bir dilin edebiyatta, bilimde, düşüncede, yani felsefik meşgalede, sanatta ve işte diyelim ki sosyal ve toplumsal yaşamda çok kullanılması, o dili medeniyet dili haline getirmez, ancak ve sadece cari kullanım ölçeğini büyütebilir. Bu da, eğer nitelikten bağımsız bir açıyla bakar iseniz, nihai tahlilde aptallaştırıcı bir büyüklüğe tekabül eder. Tıpkı „Recep İvedik“ filmlerinin milyonları aşan gişesi gibi... Oysa medeniyet; insani, ahlaki, beşeri, felsefik, estetik değer nitelikleriyle birlikte medeniyettir. Yani bir medeniyet, bütün bu niteliklere sahip olduğu oranda medeniyettir.

İşte bu nedenle ben, geçmişten bu yana felsefe yaratmış, sanat yaratmış, edebiyat yaratmış, insani ve beşeri değerler yaratmış, hem de üzerindeki baskılara rağmen geliştirip taşıdığı bu köklü değerler ile bugüne gelmiş olan anamın diliyle yazacağım bundan böyle... Oysa yukarıda anlattığım gibi Türkçe ile öğrendim, Türkçe ile kavradım, düşündüm ve yazdım, ama bana, anama, anamın diline yüz yıldır yapılan bu hakaretlere karşı da bir protesto ve tutum alma hakkı, her insanda olması gerektiği gibi bende de olsun artık...

  • Yorumlar 2
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89