• BIST 98.314
  • Altın 143,977
  • Dolar 3,5732
  • Euro 3,9941
  • İstanbul 18 °C
  • Diyarbakır 14 °C
  • Ankara 15 °C
  • İzmir 20 °C
  • Berlin 15 °C

Dil duyarlılığı bir günle sınırlı olmamalı

Zana Farqînî

Dili yasaklayanlar ile dili yasaklananların dile yaklaşımları arasında büyük uçurumlar var. Dili yasaklayanlar, asimilasyon politikalarını uygulayanlar, tekçi anlayışı savunanlar çok daha fazla dile önem veriyorlar. Bu türden politikalara uğrayanlar ise daha umursamaz olduğunu düşünüyorum. Eğer insanlarda anadili duyarlılığı istenilen düzeyde olsaydı asimilasyonist politikalar bu denli rahat uygulanamazdı. Zira bu konudaki kayıtsızlık onların işlerini daha da kolaylaştırıyor. Çünkü dil sadece bir iletişim aracı değildir. Dilin bir de kültür ve kimlik yönü vardır. Dil, kültür ve kimlik birbirine sıkı sıkıya bağlı olgular olduğundan, eğer dilin varsa ayrı bir kültür ve kimlik olarak da varsın demektir.

O yüzden Birleşmiş Milletler Eğitim ve Kültür Örgütü (UNESCO), 17 Kasım 1999 yılında 21 Şubat gününü, Dünya Anadili Günü olarak ilan etti. UNESCO’nun amacı ise dillerin kaybolmasını önlemek, çok dilliği desteklemek, dillerin resmi kurumlarda kullanılmalarını ve yeryüzündeki dil-kültür çeşitliliğinin devamını sağlamaktır. Dilsel ve kültürel değerler konusunda da bilinçlendirmeyi gündemde tutmaktır. İşte 21 Şubat Dünya Anadili günü, egemen ulusların, resmi dillerin günü değil. Yasaklanan, kamusal alanın dışına itilen dillerin, dolayısıyla hiçbir hakkı hukuku olmayan, ya da kısıtlı haklara sahip olan halkların anadili günüdür. Böylesi günlerde özellikle statüsü olmayan halkların dilerini bekleyen tehlikelerden daha sıkça bahsedilir. Yok olmaya karşı karşıya olan diler, tehlike altında olan diller, güvensiz durumda olan diller gibi.

UNESCO bir dilin tehlike altında olup olmadığına ve tehlike derecesinin tespiti için dokuz kriter saptamış. Buna göre: 1) Dilin kuşaktan kuşağa aktarılması 2) Dili konuşan kişi sayısı 3) Dili konuşanların toplam nüfusa oranı 4) Dilin kullanıldığı alanlarındaki değişiklikler 5) Yeni alanlara ve ortamlara dilin tepkisi 6) Dilin öğrenilmesi, o dilde okuma yazma öğrenilmesi için gerekli materyallerin varlığı 7) Devletlerin ve kurumların tutum ve politikaları, buna dilin resmi durumu ve kullanımı da dahil 8) Toplumun bireylerinin kendi dillerine yönelik tutumu ve 9) Dille ilgili var olan belgelerin miktarı ve niteliği.

Bence bu ölçütler durumu yeterince açıklar nitelikte. Bunlara bakarak kendi anadilimizin içinde bulunduğu durumu saptayabiliriz. Tabii UNESCO sadece bu kriterleri tespit etmekle yetinmemiş, aynı zamanda bir dil yok olmaktan nasıl kurtulur diye önerilerde de bulunmuş: “Bir dili yok olmaktan koruyabilmek için yapılabilecek en önemli şey insanların o dili konuşabilmesi ve çocuklarına öğretebilmesi için uygun koşulları yaratmaktır. Bu genellikle, azınlık dillerini tanıyan ve koruyan ulusal politikaların, anadili eğitimini destekleyen eğitim sistemlerinin, o dili konuşan toplulukla dilbilimciler arasında bir yazı sistemi ve biçimsel yapı kazandırmak için yaratıcı bir işbirliğinin var olmasını gerektirir.’’

“En belirleyici etken dili konuşan topluluğun dile yönelik tutumu olduğundan, çok dilliliği ve azınlık dillerine saygıyı yüreklendiren, bir dili konuşmanın ödev değil, zenginlik olduğunu hissettiren toplumsal ve siyasi bir ortam oluşturmak esastır.’’

Evet, kültürün ve kimliğin göstergesi olan dilimizin var olan durumunu tersine çevirecek önlemler almalı ve onu gelecek nesillere de güçlü bir şekilde aktarmalıyız. Dili de sadece konuşarak değil, onunla yazıp çizerek, her türlü eser üreterek, eğitim ve öğretim materyallerini hazırlayarak da onun yaşam alanlarını genişletebilmeliyiz. Anadiliyle ilgili duyarlılığımızı ise onu sürekli zinde tutacak çalışma ve aktivitelerle sürdürebilmeliyiz. Dilimizin aynı zamanda kimliğimiz olduğu gerçeğini de hep diri tutmalıyız.

Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89