• BIST 90.383
  • Altın 145,141
  • Dolar 3,6152
  • Euro 3,9060
  • İstanbul 12 °C
  • Diyarbakır 17 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 21 °C
  • Berlin 13 °C

Devletin, dini istismarı!

Ali Bulaç

Müslüman toplumlara mahsus olmak üzere tamamen seküler/laik bir dünya görüşünden hareketle bir kalkınma/modernleşme projesi ve ulus devlet meşruiyeti öngören tek örneğin Mustafa Kemal tarafından geliştirildiği söylenebilir.

Fakat o da Diyanet İşleri Başkanlığı'nı devletin çatısı altında tutmayı ihmal etmedi. Cumhuriyeti kuran kadroya göre Diyanet hem dini devletin denetiminde tutacak, hem toplumsal ve kamusal alanlara taşmasına fırsat vermeyecekti. Daha çarpıcı olanı İkinci Dünya Savaşı'nda yeterince halkı motive edemediğini düşünen Stalin'in Moskova Kilisesi'yle anlaşıp dini bir motivasyon aracı olarak kullanmaya başlamasıdır. Stalin'in diğerleri gibi tabii ki dinle ilgisi yoktu, hatta 1937 anayasasına “dinle mücadeleyi öldürücü ve bulaşıcı hastalıklarla mücadele ile” aynı paragrafa koydurmuştu ama lüzum hissettiğinde “dinin istismarı” adını verdiğimiz “dinden yararlanma”da herhangi bir beis görmedi. Nitekim savaş sonrasında Avrupa'nın paylaşımı için Yalta'da kurulan masada Patrik değil, Stalin yer aldı.

Dinin motive edici güç kullanımı savaş ortamlarının dışında modern zamanların kalkınma hamlelerinin de itici faktör olarak iş ve işlev gördü. Bir yere kadar Max Weber'e hak vererek, ne Batı kapitalizmi ne Japon kalkınması dinden bağımsız değildir. Her iki maddi ve dünyevi kalkınmanın gerisinde dini motivasyonun itici gücü vardır. Mustafa Kemal'in salt seküler projesi eğer hedeflerine ulaşabilseydi gerçekten tarihte tek-örnek olma gibi bir özellik kazanabilirdi. Ancak bu projenin en otoriter yöntemlerle hayata geçirildiği tecrübeden sonra kendi hedeflerini gerçekleştirme gibi bir şansa sahip olmadığı ayan beyan ortaya çıkmıştır. Kemalist cumhuriyette din DİB yoluyla denetim altında tutuluyordu, 1980'lerden itibaren hem DİB hem diğer enstrüman ve yollarla devlet "dini istismar” etme yoluna girdi.

Türkiye'de birtakım yetkili ve etkili insanlar 1980'lerden sonra bunun bir muhasebesini yaptılar ve salt laik/seküler bir kalkınma projesi yerine meşruiyetini ve motivasyonunu dinden ve dinin beslediği ahlaki değerlerden alan yeni bir projenin ikame edilmesi gerektiğine karar verdiler. Şerif Mardin de hep Cumhuriyetin bir türlü dolduramadığı “ahlaki boşluğu”a dikkat çekti. Aslında bu bir şizoferiniydi ve bunun Müslümanların din telakkilerine, inançlarına ve elbette dinin hayatlarındaki sahih tezahürlerine ağır bir maliyeti olacaktı.  Maddi ve sosyo-politik alanların tümünü seküler kaynaklara göre düzenlemeye ve güçlendirmeye çalışacaksınız ama iş ahlaki ve manevi zeminin inşasına geldiğinde İslam'dan koruyucu unsurlar tedarik etme yoluna girip dinin asıl hayatı dönüştürücü hükümlerini tatile çıkaracaksınız. Bu asla olmayacak bir şeydi. Bu yeni programı tatbikat sahasına maharetle koyan Turgut Özal'dı, o da 19. yüzyıl Abdülhamid'in “İslam'ın şeklini tut, içeriğini sekülerleştir” formülünden ilham almıştı.

Özal'ın amaçlarının ne olduğunu bile bile, Tek Parti döneminin tahkim ettiği sıkı markaj kurumsal yapıları çözmesi ve çevrede birikmiş enerjiyi merkeze taşıması mülahazasıyla “konjonktürün icabını” yaptığını düşünebiliriz. Tabii ki dünyevi ve ulusal amaçlar uğruna İslamiyet'in manipüle edilmesinin cevazı yoktur; ama o gün mütedeyyin kitleler ne yapılması ve gelecekle ilgili neyin tasarlanması gerektiğini tam anlayabilmek için çok yönlü özgürlüğe ihtiyaçları olduklarını düşünerek “zaruret miktarı cevaz” verselerdi, sorun yoktu. Öyle olmadı; kalkınma, refah, maddi zenginleşme ve özgürlüğü asli amaç görme yanılgısına düştüler. Geçici ve kontrollü özgürlük Farabi'ye göre tiran rejimle mukayese edildiğinde tercih edilebilir, bu da ancak demokratik bir yönetimde gerçekleşebilir. Ama ne demokrasi ne özgürlük kendi başına gaye değildirler. Özgürlük eğer erdemli yönetime götürecekse tercihe şayandır, aksine suç ve günahın kurumsallaşmasına ve münkerlerin Müslümanların ahlakını yok etmesine yol açar.  1980'ler ve 2000'lerden sonra tecrübe ettiğimiz model bizi erdemli yönetime doğru yöneltmedi; Müslümanları adaletsiz, ahlaki duyarlılığını kaybetmiş, herkese üstten bakan ve bölgesel düzeyde daha geniş bir jeopolitik hakimiyet kurma hevesine sürükledi. Müslüman'ın adeta dili tutuldu, bunca acıya rağmen “Manevi tercihlerim İslam dini, maddi ve sosyo-politik davranışlarımı belirleyen vahşi kapitalizm; bu nasıl olur?” diye soramadı, hâlâ da soramıyor!

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89