• BIST 97.713
  • Altın 143,932
  • Dolar 3,5669
  • Euro 4,0007
  • İstanbul 18 °C
  • Diyarbakır 17 °C
  • Ankara 14 °C
  • İzmir 18 °C
  • Berlin 15 °C

Devlet Bediüzzaman’la barıştı mı?

Süleyman Çevik

Biraz gecikmeyle de olsa 6-8 Nisan 2012 tarihleri arasında Mardin’de yapılan ve üç gün süren "Münazarat Sempozyumu: Milliyet Fikri ve Kürt Meselesi" ile ilgili bir şeyler yazmak istiyorum.

Çocukluğumun canlı ve hareketli zamanlarını geçirdiğim Mardin’in benim için özel bir anlamı var.

Yıllar önce ayrıldığım Mardin’i ve bir çok tanıdığı bir arada görmek benim için başka bir sevinç vesilesi oldu…

Artuklu Üniversitesi, Risale Akademi ve Akademik Araştırmalar Vakfı tarafından organize edilen bu sempozyum sayesinde Risale-i Nur talebeleri ilk kez Münazarat kitabı çerçevesinde bu kadar uzun ve derinlemesine Kürt meselesini tartıştılar.

Yurtdışından ve yurtiçinden gelen farklı cemaatlere mensup birçok Risale-i Nur Talebesi yazar ve akademisyen katılımın yüksek olduğu sempozyum boyunca kendilerini özgürce ifade edebildiler.

Münazarat kitabı, 1908 yılında ilan edilen İkinci Meşrutiyet döneminde Üstad Bediüzzaman’ın 1910 yılında Kürdistan’daki aşiretler arasında dolaşması sonucu yeni dönemle ilgili sorulan sorulara verilen cevaplardan oluşan bir kitaptır. Üstad Bediüzzaman, karşılıklı olarak soru-cevap şeklinde geçen diyalogları Münazarat adlı kitapta toplayarak 1911 yılında bastırmıştır.  

Bu kitapta işlenen konular 100 sene önce işlenmiş olmasına rağmen bugün de günceliğini koruyor. Kürtler ne yapmalı, hangi haklara sahip olmalı, komşuları olan Ermenilerle ilişkileri, gayri muslimlerin devlet imkanlarından yararlanması, gayri muslimlerle eşit miyiz, gayri muslimler idareci olabilir mi, Hürriyetin ve istibdadın tarifi, Müslüman olan Kürtler, Türkler ve Araplar arasındaki birlik, İslam dünyasının geleceği gibi konular bu kitabın başlıca konular olarak sıralanabilir.

Zaman zaman bazı konuşmacılar konu dışına çıksa da Türkiye’de can yakan Kürt meselesi ve Bediüzzaman’ın Kürtler için öngördüğü milliyet fikri sempozyum boyunca tartışıldı. Sempozyumda konuşmacılardan bir kısmı çok samimi itiraflarda bulundu ve Kürt meselesiyle ilk kez bu derece yüzleştiklerini itiraf ettiler.

Belki bu sempozyum sayesinde Nurcular daha geniş anlamda Kürt Meselesiyle yüzleştiler ancak bir kısım Nurcular yıllar önce de bu meseleyle ilgilendiler.

Seneler önce kimilerince haksız bir tanımlamayla “Kürtçü Nurcular” olarak değerlendirilen bir kısım Nur talebeleri, bu meseleyi “Kürtçü” diye damgalanıp dışlanmak pahasına zaman zaman gündemlerine taşıdılar. Üstad’ın kimilerince belki de gizlenilen Kürt meselesiyle ilgili bir takım düşünceleri ilk kez bu kişiler tarafından değişik platformlarda işlendi.

Bundan 20 sene önce Üstad’ın Uhuvvet, Küçük Sözler ve Yirmi Üçüncü Söz gibi risalelerini 1992 yılında Nûbihar Yayınları olarak Kürtçe’ye çevirdik. Yine aynı yıl yayınlamaya başladığımız Nûbihar Dergisi’nin hemen hemen her sayısında Risalelerden Kürtçe çeviriler koyduk.

Hazır yeri gelmişken; defalarca şahit olduğum bir durumu söylemeden geçemeyeceğim. Nur talebeleri ve ağabeyler çeşitli vesilelerle toplantılarda Risale-i Nur’un çevrildiği dillerden bahsederken haklı olarak sevinirler. Bahsedilen dillerin bir kısmı ilk defa adını duyduğumuz dillerdir. Ancak senelerdir Üstad’ın anadiline yaptığımız çevirilerden hiç bahsedilmez.

Yıllar sonra da olsa Nurcuların böyle bir sempozyum düzenlemesini ve Kürt meselesini Münazarat eksenli tartışmasını son derece isabetli buluyorum. Nihayetinde bu mesele, toplumun genelinin sahiplenmesiyle çözülecek bir meseledir.

Sempozyumda sunulan tebliğler genel olarak Risale-i Nur talebelerinin geçmişteki söylemlerine göre yeni şeyler içeriyordu. Türkiye ve dünyadaki yeniliklere henüz uyum sağlamamış klasik anlayışı devam ettiren bazı konuşmalar ve tebliğler de olmadı değil ama bu tarz görüşlere artık kimsenin pek de rağbet etmediği görüldü.

Esasında Risale-i Nur talebelerinin içinde klasik tarzı sürdürenler var. Fakat değişen şartlara göre kendini sürekli yenileyen Nurcuların sayısı çok daha fazla ve bunların sayısı her geçen gün daha da artış gösteriyor. İşin özünde diğer İslami cemaatlere kıyas edildiğinde Nurcular herkesten çok yeniliğe açıklar. 

1876 yılında Bitlis’in Hizan kazasının Nurs köyünde doğan Üstad Said Nursi’nin  87 yıllık ömrü boyunca farklı zamanlarda, farklı devirlerde  takınmış olduğu hareket ve eylemlerinde çelişki arama, bu konuya ilgi duyan birçok kişinin zaman zaman başvurduğu bir eylemdir.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir; Bediüzzaman Osmanlı taraftarıdır, ancak bu taraftarlık mensup olduğu coğrafya olan Kürdistan’ın sorunlarıyla da direkt ilgilenmesine hiçbir zaman engel olmamıştır. Bu konuda Bediüzzaman’ın yaptıkları, yapmak istedikleri de bu konuya ilgili olanların malumudur.

Kürdistan’a kurmak istediği bölge okulları, Medresetüzzehra projesi, 1. Dünya Savaşı dönemi ve sonrasında yer aldığı Kürt oluşumları ve Kürt gazetelerinde yazdığı makaleleri Bediüzzaman’ın bu konuyla ne kadar ilgili olduğu gerçeğini gözler önüne seriyor.

Şeyh Said hareketinden sonra birçok Kürt aşireti, şeyhi ve ağası gibi kendi de yaşadığı coğrafyadan sökülüp başka diyarlara sürgüne gönderilmiştir. Van’daki yakın talebelerinden zorla ayrılan Bediüzzaman, insanlarından uzak, bir başka diyarda, baskı ve gözlem altında tutulacaktır. Bundan sonra Üstad’ın etrafında yeni talebeler birikecek; Üstad burada yeni bir dönemin temellerini atacaktır.

Bediüzzaman’ın farklı zamanlardaki hayatına bakarak, farklı tavırlarından farklı Bediüzzamanlar aramak da abesle iştigaldir. Üstad’ın tavrı konjonktüreldir. Yaşadığı dönemlere göre tavır geliştirmiştir.

İstibdat, meşrutiyet, İttihad Terakki, cumhuriyet, tek parti ve çok partili sistemi yaşamış birinin her döneme göre farklı davranmasından daha tabii ne olabilir?

Sempozyumun düzenleyicilerden birinin bir devlet üniversitesi olmasından yola çıkarak, bu sempozyum sayesinde devletin Bediüzzaman’la barıştığı veya barışın ilk adımını attığı yönünde bir takım değerlendirmeler yapıldı.

Muhterem bir konuşmacının da sempozyumda belirttiği gibi, Urfa’da Bediüzzaman adına, Fatiha okuduğu boş bir mezar var.

Bediüzzaman’ın cesedi gömüldüğü bu yerden çıkarılıp meçhul bir yere götürülmüştür.

Daha Bediüzzaman’ın mezarının yeri bile belli değil.

Ona bir mezarı bile çok gören, gömüldüğü yeri dahi göstermeyen devlet; Bediüzzaman’ın nesiyle barışacak?

  • Yorumlar 5
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89