• BIST 82.509
  • Altın 147,630
  • Dolar 3,7808
  • Euro 4,0420
  • İstanbul 8 °C
  • Diyarbakır 5 °C
  • Ankara 1 °C
  • İzmir 10 °C
  • Berlin -5 °C

Demokrasi tuzağı

Etyen Mahçupyan

Batı’nın Türkiye gibi ülkeleri anlamakta zorlanmasının nedenlerinden biri, bu ülkelere aynı anda hem gelişmemiş hem de gelişmiş muamelesi yapması.

Demokratik süreçlerde bir tıkanma olduğunda, örneğin kuvvetler ayrılığı ilkesi işlemediğinde veya darbe olduğunda teşhis genellikle o ülkenin yeterince gelişmemiş bir siyasi kültüre sahip olduğudur. Bu tespit salt Batılılara ait de değildir... Genellikle söz konusu ülkenin vatandaşları da aynı kanıda birleşirler. Öte yandan çözümün ne olduğu, demokrasi ve hukuk devleti rayına nasıl oturulacağı sorulduğunda ise aynı Batılılar örneğin AB normlarının uygulanmasını öne sürerler. Oysa eğer bu normları uygulayabilseydi o ülkede işler zaten çığırından çıkmazdı. Mesele o ülkenin bu normları uygulayamamasıdır ve bunun nedeni de hemen her zaman yapısaldır. Dolayısıyla bir ülkenin önüne herkesin bildiği ve beğendiği normları koyarak onu dönüştüremezsiniz. Önce bu normları hayata geçirmeyi mümkün kılan zemini oluşturmanız gerekir ki bu zemin çoğu zaman ‘demokrasi öncesi’ ve hatta ilkesel açıdan ‘hukuk öncesi’ bir duruma işaret eder.

Bu tıkanmayı en iyi anlatan durum tehdit algısının yükseldiği dönemlerdir. Herhangi bir yerleşik demokraside bir kesimin tehdit algısı öne çıktığında sistem bunu demokratik teamüller çerçevesinde çözmeye eğilimlidir. Siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları arasında diyalog kanalları açılır, toplumun geneli tartışmaları izler ve onlara katılır... Böylece tehdit algısını kuşatacak veya bu algıyı yaratan durumu denetim altına alacak, ama tarafların hak ve özgürlüklerini de kollayacak bir çözüm bulunmaya çalışılır. Demokrasi kültürünün gelişmemiş olduğu, demokratik mekanizmaların bir etkileşim dinamiği yaratmaktan ziyade güç dengelerini tescil ettiği ülkelerde ise böyle bir çözüm süreci hayal dahi edilemez. Aksine tehdit algısı çoğu zaman bu toplumlarda demokratik adımların durmasına ve geriye alınmasına yol açar. Çünkü hem gerilimin tarafları kendi kabuklarına çekilme eğilimi gösterir ve çatışma alanını genişletirler, hem de yönetimde bulunanlar demokrasinin kaçınılmaz belirsizliğini yaşamaktansa otoritelerini sahaya yansıtmayı tercih ederler. Nitekim özellikle kısa vadede daha az riskli olan da budur. Demokrasiye alışmamış olan bir toplumda bu becerinin eksikliğinden kaynaklanan veya oradan beslenen bir çatışmanın, ‘daha fazla’ demokrasi ile çözüleceğini ummak maalesef pek gerçekçi değildir. Genelde normatif söylemle gerçeklik arasındaki mesafe sabitleşerek bir ‘demokrasi tuzağına ‘ dönüşür ve toplum yerinde sayar…

Oysa Batı dünyası ve aydınlar hemen her zaman iktidarlara daha fazla demokrasi tavsiyesinde bulunurlar. Nihai çözümün o yönde olduğu su götürmez… Ancak bu niteliksel bir ‘sıçramayı’, yani çatışmanın tüm aktörlerinin daha ileri bir demokrasi aşaması için gerekli olan iç denetime, şeffaflığa ve özeleştiriye açık olmalarını ima eder. Çünkü tehdit ortamlarının karşılıklı hale gelerek açık çatışmaya dönüştüğü durumlarda, çözüm ancak ortak olabilir ve her aktörün amiyane tabirle ‘sahici’ ve ‘dürüst’ olmasını zorunlu kılar. Aksi halde yeniyi oluşturacak, bu riski üstlenecek bir birliktelik üretilemez. Kısacası gelişmiş demokrasilerin neredeyse içgüdüsel olarak aradıkları çözüm zeminleri, henüz olgunlaşmamış demokrasilerde büyük zorlukla ve her adımında karşılıklı güveni tazeleyerek ilerlenebilen bir ‘uzun yürüyüştür’. Türkiye’de Kürt meselesi bu yola girmiş gibi gözüküyor ve her adımının ne denli hassas olduğu gözüküyor. Demokrasinin üretilmesi her iki tarafın da birbirini kollamasına, sahici ve dürüst olmasına muhtaç… Yoksa süreç er geç tıkanır ve her iki taraftaki içe kapanma, demokrasi adına kazanılan hedefleri anlamsız hale getirebilir.

Türkiye’de bu çerçeveye oturan sorunlar Kürt meselesi ile sınırlı değil. Şu an AKP üzerinden yaşanmakta olan laik/muhafazakar gerilimi ve muhafazakar kesimin içinde Hizmet Hareketi’ni yalnızlaştıran güç çatışması da yine demokrasiye muhtaç. Ne var ki bizler henüz o demokratik ayara sahip değiliz ve gereken olgunluğu karşılıklı olarak sergilemekten de aciziz.

Mesele karşımızdakilerin demokratik olmaması değil… Hepimizin demokratik bir ilişki kurma konusunda eksik, çiğ ve hesapçı olmamız. Birbirimiz için tehdit olmayı becerebildikten sonra, karşımızdakilerin demokratik davranmadığını söyleyerek kendimizi avutamayız. Çünkü bu şikayeti seslendiren bizler de demokratik kültür ve olgunluktan halen çok uzağız.

Not: Hasan Cemal, Başbakan’ın yaptıklarını alt alta dizip “bu halk ihtilali, öyle mi?” diye sormuş. Herhalde Başbakan’ı ‘halk’ sanmak epeyce ileri bir evre olmalı.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89