• BIST 81.712
  • Altın 147,331
  • Dolar 3,8050
  • Euro 4,0356
  • İstanbul 7 °C
  • Diyarbakır 4 °C
  • Ankara 1 °C
  • İzmir 11 °C
  • Berlin -1 °C

Çözüm süreci bu kez oyalamayı kaldıramaz

Ahmet Özer

Müzakere için uzlaşma yolu olmalı

Türkiye uzunca bir süredir Kürt sorununu Öcalanı odak noktasına alarak çözmeye çalışıyor. Devletin ve hükümetin böyle bir niyet ve irade beyanı, Öcalanın bu konudaki çabaları elbette son derece önemli ve olumludur. Bu aynı zamanda devlet için Kürt meselesinde bir paradigma değişikliğini, PKK’de de stratejik bir değişimin somut ifadesidir.

Elbette niyet önemli, çünkü niyet yapmanın yarısıdır. Niyet kadar önemli başka bir kavram da samimiyettir. Nitekim tarihte samimiyetten yoksun çokça niyet çarpıtmasına rastlamak mümkündür ve kötülüklerin en ağırı iyilik kisvesine bürünenidir. Niyetin ne kadar halisane ve samimi olduğu ise yaratılan algı operasyonlarından ziyade yapılan uygulamalara bakılarak anlaşılabilir.

Pratikteki uygulama ve gidişata bakıldığı zaman ise hükümetin beyan ettiği niyet ve ileri sürdüğü iradeye uygun bir gidişat sergilemediği söylenebilir. Nitekim çözüm için uzlaşma, uzlaşma için müzakere, müzakere için ise hakem şart.

Sonuç almak için üçüncü göz şart

Son açıklamalar diyalogdan (“derinlikli”) müzakereye evrilen bir sürece girildiği yönünde, fakat henüz hakem işlevi görecek üçüncü bir göz yok ortada. Müzakere sonuç itibariyle uzlaşmayla sonuçlanırsa başarı elde edilmiş olur. Bu durumda neyin yapılıp neyin yapılmadığını objektif bir gözle tespit ve teslim edecek bir heyete ihtiyaç olacak.

Devlet ricali uzlaşma lafını sevmiyor, nitekim uzlaşma için ne verdiniz ne vadettiniz hücumlarıyla seçim öncesi çok fazla muhatap olmak istemiyor. Oysa uzlaşma olacaksa karşılıklı nelerin verilip/alınacağı da son derece normal bir durumdur, aksi taktirde ne müzakere edilecek.

Uzlaşma bir adım geri çekilmeyi gerektirir

Kaldı ki uzlaşma, mağdur olanın lehine güçlü olanın iki adım çekilmesi demek. Bu meyanda Kürt tarafında “kandırılıyor muyuz” şeklinde bazı sesler çıkabileceği gibi Türk tarafında da acaba “bölünüyor muyuz” biçiminde endişeler dile gelebilir. Bunları iyi niyetli kaygılar olarak değerlendirmek lazım.

Kolay değil 30 yıllık savaş, o kadar can kaybı tahribatlar olmuş, savaşın yarattığı bir güven bunalımı var, bu anlamda her şeyin sütliman gitmesini beklemek fazla iyimserlik olur. Asıl dikkat edilmesi gereken konu burada kötü niyetli girişimler, bu anlamada toplumu çözümün aleyhine kışkırtmak hatta bunların yetmediği yerde provokasyonlara başvurmaktadır.

Çözüm olacaksa “hasımlık” geride bırakılmalı

Bu noktada iki tarafa da görev düşüyor. Bunun için iyi niyet ve samimiyet şart. Taraflar birbirini hasım olarak görmekten vazgeçmeli, asgari noktalarda uzlaşının yollarını aramalıdır. Hal böyle olması gerekirken iktidar patisi mensuplarının hala kimi zaman esip gürlemekten, kimi zaman savaş dili kullanmaktan imtina etmemelerini nasıl açıklayacağız. Yanısıra iktidarın bazı zamanlar uyguladığı kimi yanlış politikalarla hasım saydığı PKK’yi ezip güçsüzleştirerek masaya oturtmak istedi. Kobani de bunu yapmak istediği ayan beyan ortada. Kobani operasyonu tutmadı, şimdi elindeki zor tekelini yanlış biçimde kullanarak kimi sindirme hareketlerine girişmesi çözümün ve barış ruhuna aykırı değil mi?

Sonuç alınmak isteniyorsa oyalama bırakılmalı

Ayrıca üçüncü bir göz ya da hakem de istemiyor, bu konuda diretiyor. Neden acaba? Yoksa baştan hileli davranacağını biliyor ve bunu yüzüne vuracak deşifre edecek bir güç olsun istemiyor mu? Bunları düşününce de haklı olarak şu geliyor akıllara; “İktidar Öcalan’la müzakere ediyormuş gibi görünüp aslında seçime yönelik bir oyalama taktiği mi güdüyor?” O halde bu durumda hükümetin iyi niyetine güvenip samimi adım beklemek ne kadar iyimserlik olur?

Dönüştürücü güç mağdurların birlikte mücadelesidir

Peki ne yapmak lazım? Elbette müzakerenin dönüştürücü gücü vardır. Ama devlet ve hükümet hem zihniyeti hem de doğası gereği elindekileri bırakmak/vermek istemez. Buna ihtiyaç duyanlara düşen birlikte mücadele etmektir. O zaman bir mağdurlar koalisyonu ile ortak mücadele bir dönüştürücü güç olarak devreye sokulabilir.

İşte burada HDP projesinin önemi ortaya çıkyor. HDP bir halklar projesi olarak onları örgütlemek ve iktidar üzerinde bu yönde bir baskı oluşturmak durumundadır. Bu sadece çözüm süreci için değil, genel seçimlerden başarılı çıkmak için de gereklidir. HDP’nin hüneri ve işlevi burada ortaya çıkacaktır.

Bu durumda ya güçlü bir çıkışla çözümün Meclisteki anahtarı konumuna gelecek, ya da zayıf ve işlevsiz kalacaktır. Tabi işlevi, halklar üzerinde tesis edeceği güvene bağlıdır. Çatışma sürecinin yıllar içinde ortaya çıkardığı Kürt potansiyeline diğer halkları da ekleyerek gerçek Türkiyelileşmeyle birlikte gerçek demokratikleşmenin de yolunu açabilir.

Güven oluşturmak esastır

Elbette yılların çatışmalı süreci bir güven bunalımına yol açmıştır. Ancak çatışmalı süreç nasıl halkla arası bir güven bunalımı oluşturmuşsa çözüm süreci de halklararası güveni tesis edecektir. Zaten barışın temel kodlarından biri de güven bunalımını ortadan kaldırmak yerine güven tesis etmektir. Bu da iki yolla yapılabilir. Biri yeni bir hukuk diğeri yeni bir zihniyet oluşturmaktır.

Yeni bir hukuk gerekir

Peki bu sürecin esas belirleyeni ne olacak? Çözüm süreci, esasen Kürtlerle Türklerin hak ve hukuklarının yeniden tanımlanacağı bir süreç olacaktır. Bu hukukun da en belirgin üç anahtar kavramı vardır: Özgürlük, eşitlik ve adalet. Şu çok net; Kürt halkı özgür olmadan Türkiye özgür olamaz. Eşitlik sağlanmadan demokrasi tesis edilemez. Bunu sağlamanın yolu bütün etnik, dinsel ve cinsel kimlikler arasında adil bir yaşam biçimini oluşturmaktır. Yanısıra gittikçe artan gelir dağılımı adaletsizliğini gidermektir.

Temel norm anayasal güvencedir

Bunlar da bir kurala, norma, nizama bağlı yapılıp, güvenceye alınabilir ancak. İşte bu sebepledir ki, bu konuda en önemli hususların başında yeni bir anayasa meselesi geliyor. İkinci önemli mesele de yasaların buna göre yeniden düzenlenmesidir.

Burada da iktidar gene işine geldiği zaman “milli irade” davulu çalıyor. Oysa söylendiği şekliyle “milli irade söylemi” bir aldatmacadır. Bürokratik kurumsal egemenliği toplumsal egemenliğe dönüştürmenin aracı olarak bu söyleme sarılmış durumda.

Milli irade göstermelik bir söylemden çıkarılmalıdır

Diğer bir deyişle hükümet göstermelik olarak milli irade diyerek aslında halk üzerinde bürokratik bir egemenlik kurmuş durumda. Söz gelimi üniversitelerde rektörlük için seçim yapılıyor, en çok oy alan yerine en az oy alan atanıyor. Hani milli irade? Demek ki mesele kendi hükmünü sürdürürken, kendi kişisel, siyasal iradesini halkın iradesiymiş gibi gösterip eylemini meşru kılmak, itirazları azaltmak taktiğinden başka bir şey değil.

Yönetimin meşruluğunun temeli halka dayanmasıdır. İktidar halka dayanacak, yargı halka dayanacak. Halk bu icraatları denetleyecek. Meclise ve hükümete verilen yetki de halk adına bu işleri yapmaktır.

AKP Cemaatı hala kendi egemenliği için kullanıyor

Hükümet, cemaat darbe yaptı, deyip bir çeşit halkı kandırmaya çalışıyor. Oysa darbelerin iki boyutu var. Bunlardan biri eylem boyutudur. Eylem boyutu ile hukuk uğraşır. Diğeri zihniyet boyutudur. Zihniyet boyutu ise siyasetin işidir. Siyaset zihniyet boyutu ile uğraşmayı bırakmış hukuk boyutunu yönlendiriyor. Çünkü sorun toplumun huzuru güveni barışı ve gönenci olmaktan ziyade kendi siyasi ve kişisel çıkarlarını korumaktır. Sorunun kaynağı burada aranmalı.

AKP hükümeti, halkın ona verdiği yetkiyi ve zor kullanma tekelini halk için değil tamamen kendi yanlışlarını gizlemek, yolsuzlukları örtbas etmek, muhalefeti zayıflatarak işlevsiz kılmak, medyayı tamamen sindirmek ve kendine bağlamak için kullanıyor. Bu kabul edilemez. Çözüm sonrası demokrasi bu zihniyetle gelemez. Kendisi demokrat olmayan bir parti ülkeye demokrasi getirebilir mi?

Krizin asıl sebebi iktidar hırsı

Nitekim Ak Parti ile cemaat arasında yaşanan kriz, Ak Partinin cemaate bağlı yargıç ve polisi tasfiye edip yerine kendi adamlarını/cemaatini yerleştirme operasyonudur. Bu elbette cemaatı aklamaz ama yolsuzlukları da aklamaz.

O halde AKP sunni gündemler yaratmakla meşgul olmayı, Türkiye'nin gerçek sorunlarını çözmek yerine oyalama taktikleriyle ötelemeyi bırakmalı bir an önce gerçeklere dönmeli, cesaretle sorunların üstüne giderek çözmeye çalışmalıdır. Bunu ya yapar ya da geçmişteki benzerleri gibi çekip gider..

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89