• BIST 97.726
  • Altın 145,645
  • Dolar 3,5781
  • Euro 4,0008
  • İstanbul 21 °C
  • Diyarbakır 30 °C
  • Ankara 20 °C
  • İzmir 19 °C
  • Berlin 29 °C

Cevdet Said’in barış yürüyüşü

Cihan Aktaş

2006 Suriye gezisinden aklımda kalan nice renkli, canlı sahne, Lübnan sınırındaki yaralı ve yorgun sığınmacılarla söyleşilerimizin hatıraları yanında baskıcı bir rejimin sebep olduğu tedirgin hallere ilişkin izlenimlerin de gerisinde kayboluyor, düşünmeye başladığımda. Doğu Konferansı gezisiydi, Suriye Enformasyon Bakanı Muhsin Bilal ve Prof. Mehmet Bekaroğlu radyo televizyon binasında Lübnan’a süren İsrail saldırıları etrafında bir basın toplantısı yapıyorlardı. Toplantının ardından bir yetkiliye basın-yayında sansür bağlamında bir soru sormaya kalktığımda, eğitimini Türkiye’de tamamlamış olan mütercimimizin çok sarsıldığı ve yapabildiğince nazik bir üslûpla beni sorumdan vazgeçmeye çağırdığı geliyor aklıma.

Krallık sempati duyabileceğim bir rejim değil, hatta Aliya İzzetbegoviç’e “Bilge Kral” denmesini eleştirip duruyorum nafile bir gayretle, Özgürlüğe Kaçışım’ın merhum yazarının böyle bir taltifi benimsemeyeceği inancıyla; her ne kadar bir tür muhafazakârlığın yükselişiyle toplumumuzda aristokrasi ve “krallık rejimi” merakında bir artış göze çarpıyorsa da.

Sorgulanmasına izin olmayan liderin kraldan ne farkı var? Aristokrasi heveskârlarının bu soruya vereceği cevaplar sır değil.

Gazetelerde yazmaya başladığım ilk günden itibaren Arap coğrafyasındaki totaliter rejimleri eleştirmekten geri durmadım. Krallık despotizmiyle Baasçı otorite arasında da bir fark gözetmedim. Sınıfsal, genetik, soy kütüğü ayrıcalıkları anlamında belli bir grubu geniş kitlelerin üzerinde tutan, onlara hazır asalet unvanları sunan, böylelikle de toplumu gözlerini kapayarak vazifesini eylemeye götüren bir mizaca zorlayan herhangi bir siyasal açıklama (sıradan) insan tekinin hayattaki macerasını belirleme ya da tanımlama iddiasıyla bana kabul edilemez geliyor.

Katliamı olağan bir siyasal teknik olarak kullanan Baasçı bir rejim tarafından yönetilen Suriye, aynı zamanda Osmanlı varlığına aidiyeti sürdürme konusunda vefalı bir topluma sahip. Üniversitelere alınmayan başörtülü öğrencilerin bu yakınlık nedeniyle eğitimlerini sürdürmek için tercih ettikleri ülkeler arasında yer alıyor, güney komşumuz.

Suriye taşıdığı gerilimin bir müdahaleyle ne yöne seyredeceğine emin olunamayacak kadar düşüncenin sindirildiği bir ülke öte taraftan. Her kelimenin özel bir dikkatle yazılmasını talep eden topraklarda Cevdet Said nasıl oluyor da hâlâ yazmaya devam ediyor, bunu hep merak ederim. Ünlü âlimin Müslümanlara, Ademin Oğlu Habil Gibi Ol diye seslenmesi, bir rastlantı olmaktan uzak. Yaşadığı toprakların doğası barışı, savaşla benimsemeye yanaşacak gibi değil. Barış uzak, imkânsız bir düş de değil. Said’e göre, “insan öncesi” dünyaya egemen olan “orman kanunu, hukuku” döneminden çıkma ve daha gelişmiş bir hukukun egemen olduğu döneme geçme anlamı taşıyor, barış.

Said’i güvenilir bir âlim olarak görmemin sebeplerinden biri de ekmeğini alın teriyle kazanıyor olması; kendi zamanına özgürce sahip olmak adına ne devlete yaslanıyor ne cemaate. Adem Özköse’nin Gerçek Hayat röportajında okumuştum. Arı yetiştiriyor, bal ticaretiyle geçimini sağlıyor.

“Oku/ Kerem Sahibi Rabbinin Adıyla” başlığı altında bilgi ve güç ilişkisini tartışarak, “Teşvik ve Sakındırma Tevhidi”ne getiriyor sözü, Said. (Pınar; 2006)

Bireyin tevhidi bilince ulaşmada “kaybolmuş çekirdeği yeniden canlandırma” yeteneğine atıfta bulunuyor, müellifin attığı başlık ve Allah tarafından bağışlanmış yeteneklerini keşfetmesine izin vermeyen kabullerle “krallar adına” bir maşa gibi kullanılmaya yazgılı insanın bir uyanış gerçekleştirmesini mümkün kılacak fıtri potansiyellerini irdeliyor. Sözün özü, laf olsun diye muvahhit sayılmazsınız, işlenen zulümler karşısında bir sorumluluğunuz var.

Said’in barışa götüren adımlar konusundaki bilgece çözümlemeleri üzerinden okumaya çalışıyorum manzarayı: Kardeş kavgasının şiddetlenmesine kapı açacak müdahaleler barışa götürüyor sayılabilir mi? Türk devleti Suriye’de yaşanan zulüm karşısında sessiz kalmamakta haklı, ancak komşu topraklara götürülecek barış koalisyonu orta ya da yakın tecrübelerin ışığında vicdanları tedirgin ediyor. Zizek bu durumu “çifte şantaj” olarak adlandırmıştı.

Bu bağlamda sayısız “endişeli” mesaj alıyorum. Bir iç çatışma tehlikesinin ulaşacağı boyut nasıl öngörülemezse Suriye’de, dış müdahalenin iç dinamikleri ne şekilde belirleyeceği konusundaki tahminlerde de yanılıyor olmamız pekâlâ mümkün.


Filistinli düşünür
Münir Şefik bu bağlamdaki kaygısını, Suriye’nin Libya ile karıştırılmaması gerektiğini hatırlattıktan sonra “Türkiye, Suriye’ye müdahale ederse ve savaş geniş bir alana yayılırsa Batılı müttefikler Türkiye’yi yalnız bırakabilir” diyerek dile getiriyor.

AK Parti hükümeti İslam dünyası için barışçıl bir model olmaya çalışıyorsa öncelikle kendi insanının özgürlük sorunlarını bir çözüme kavuşturmalı: Kürt meselesi, başörtüsü, zorunlu askerlik, askerî vesayet gibi sorunlar, sözünü ettiğim...

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89