• BIST 83.067
  • Altın 146,397
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • İstanbul 5 °C
  • Diyarbakır -2 °C
  • Ankara -3 °C
  • İzmir 4 °C
  • Berlin -1 °C

Cevaplar buldum sorulara

Ümit Kıvanç

Aşağıdaki uzun alıntıyı, son günlerin gelişmeleri üzerine muazzam fikirlerim niyetine okuyun lütfen:

“Bu küçük hikâye... hayal mahsulü değildir. Yaşanmış, gerçek bir hikâyedir... Sene 1950... Torosların Aladağ bölgesindeyiz. ...meşhur Demirkazık tepesine doğru tırmanıyoruz. Yanımda Karamıklı Ramiz Ağa bulunmaktadır... Bir ara leopar kükremeleri... yalçın kayalıklarda yankılar husule getirdi.

– Ramiz Ağa.

– Buyur kumandan bey.

– Bu sesler kaplana benzer leopar denilen vahşi hayvan sesleridir...

– Ben kaplan ve leopar nedir görmedim. Yalnız bizim evde üzeri kahverengi benekli küçük bir post var...

...Biraz sonra tam boğazdan çıktığımız bir sırada bazı hayaletler hasıl oldu... Ben hemen... hayaletlerin üzerine doğru bir kurşun sıktım. Bir anda granit kayalıklarda kıvılcımlar saçan bir ateş yanıp söndü... Ramiz Ağa benim o tarafa baktığımı görünce:

– ...onların bir hikâyesi vardır... Eskiden mağara devri diye bir devir geçmiş. O zaman köyler şimdiki gibi açıkta değil de dağ yamaçlarında ve dağların arasındaki inlerde kurulurmuş. İşte o mağara köylerinde bir düğün olmuş. Düğünden sonra gelini alan kafile oğlanın bulunduğu yukarki mağaralar köyüne götürüyormuş, tam buraya geldikleri zaman karşılarına... eşkiyalar çıkmış. Gelin çok güzel ve son derece Allah’a bağlıymış... eşkiyalar oldukları gibi taş haline gelivermişler...

Bu benim Toroslara tırmanışımın ilk kısa hikâyesi... 14 Temmuz 1951 yılı Cumartesi günü son yedinci tırmanışım oldu... tepeye yakın olan gölün yanına vardığımda birden başımın üstünde kulaklarıma uğultusu akseden acayip bir makina sesi duydum... yuvarlak daimi dönen bir kürre gördüm. Kürrenin... yere doğru olan kısmı... çok parlaktı. Bu parlaklık sarı, mavi, pembe, beyaz renklerle hareleniyor, uzak ve yakın mesafelere göre ayarlanabiliyordu... Az sonra o kürre... iki kaya arasındaki bir boşluğa kondu. Fakat konarken tam alt kısmından takriben üç metre kadar ve on santim kutrunda üç kuvvetli çelik boru çıktı... Kürre bütün ışıkları sönerek beyazımtırak bir duruma girdi. Ve öylece sessiz bir halde karşımda duruyordu. Ben de... hayretle bakıyordum. Kürrenin içinden beni gözledikleri muhakkaktı... Esasen Allah’tan korkan hiçbir şeyden korkmaz inancile gayet mütevekkil bir vaziyette seyrediyordum... Birden o cisme karşı tebessüm etmeyi ve selam vermeyi daha uygun buldum. Ve elimi birkaç kere başıma doğru götürüp indirdim. Çünki yanımdaki silahla ona bir şey yapamayacağımı derhal anladım. Hattâ oradan kaçıp kurtulmama katiyyen imkân yoktu... kürre tekrar bir vınlama sesiyle çalışmıya ve o hareli renkleri neşretmiye başladı... kendimi kaybettiğimi hatırlıyorum.

Gözümü açtığım zaman o yedi göl ve... Demirkazık tepesi altımda gözüküyordu... yüzümde bir maske, üzerimde de şeffaf bol bir elbise bulunuyordu... Az sonra Türkiye denizleri ve dağlarıyla pek uzak kaldı. Sonra kıt’alar ve okyanuslar göründü. Nihayet altımda masmavi bir yuvarlak belirdi... çok müthiş bir hızla fezanın sonsuzluğu içinde kayıyordum... önümde bir hayal belirdi... bu... tebessüm eden bir insandan başkası değildi.

Lâkin benim başımın iki misline yakın kafası, büyük kulakları, yuvarlak ve kafaya nazaran küçük bir burun... Kravatsız gri bir ceket, aynı renk dar pantolon giymiş olan bu insan iki metre kadar ilerimde durdu. Çehresinde benden çekinme diyen bir ifade... vardı.

İki elini yanlardan alnına götürüp parmak uçlarını alnının üst kısmına değdirerek biraz eğilmek suretiyle selam verdi. Ben de aynı selamı taklit ettim. O dönüp gitti. Aynı yerde ikinci bir kimse karşıma çıktı... bir üçüncü şahıs göründü... Anladım ki bu küçücük hava gemisinde dört kişiden fazla değiliz.

İçinde bulunduğumuz kürrede öyle karma karışık cihazlar yoktu... beş adet ayrı şekillerde saat biçiminde aletler vardı... yuvarlak, kare, dikdörtgen, altıgen ve Türk bayrağındaki yıldız biçimindeydi... ayrı renklerde ışık veriyor, üzerinde ibreler ve acayip yazılar bilhassa eski Uygurca’ya benziyordu...

Hava gemisini kullananlardan... benimle ilk tanışan zat, reki reki diye seslendi... kapalı bir hücre içerisine alındım... Önümde küçücük bir raf ve üzerinde de ufak bilye şeklinde sarı, mavi, beyaz renkte haplar vardı... önce mavi, ardından sarı haplardan ikişer adet yuttular. Biraz durduktan sonra da birer adet beyaz hap aldılar. Bana da... al dediler... İlk mavi hap hafif tuzlu. İkinci sarı hap gayet lezzetli azotlu bir besini andırıyordu...”

(Kaynak: Em. Binbaşı Ali Kocaer, Merih’e Nasıl Kaçırıldım, İl Basımevi, Kütahya 1966)

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89