• BIST 109.666
  • Altın 156,594
  • Dolar 3,8910
  • Euro 4,5831
  • İstanbul 14 °C
  • Diyarbakır 0 °C
  • Ankara -2 °C
  • İzmir 7 °C
  • Berlin 2 °C

Bütün ülkeyi fişliyorlar

Ersin Tek

Ahmet Altan ‘Bütün şehri fişliyorlar’ diye bir yazı yazdı.

Yazı, eksik ve yanlış tespitlerle dolu olmasına rağmen yine de dikkat çekici bilgiler içeriyordu. Bu bilgiler Kürdistan’lılar için değil ama, Türkiye’nin batısında yaşayan, beyni/vicdanı medya tarafından iğdiş edilmiş kitleler için yeni ve dikkat çekici sayılabilir. Çünkü Kürdistan gerçeğini siyasilerin ve iktidar bağımlısı medyanın yansıttıklarından ibaret görenler/bilenler bu ülkede hâlâ çoğunluğu oluşturmakta ve Kürt meselesinde cahil olarak yaşamını sürdürmektedir.

Ankara/medya eksenli bakışın toplumu sürüklediği uçurumu ve geri dönüşsüz sonuçlarını hep beraber yaşıyoruz; cahilleş(tir)menin serüveni…

Altan, bir röportaj için Diyarbakır’a giden Neşe Düzel’in telefonda kendisine aktardığı bilgileri almış yazısına:

‘‘Dün sabah beni aradı.

Her zamanki duyarlılığı ve İzmirli heyecanıyla, “burası korkunç” dedi, “ne yapmak istiyor devlet?

 “Ne oluyor” dedim.

“Burada çok sistemli bir polis şiddeti var. Herkesi dövüyorlar, copluyorlar. Polisin böyle davranması için devletin buna karar vermiş olması lazım. Bir defalık bir olay değil, sürekli olarak sokaklarda aynı şiddeti kullanarak insanları sindirmeye çalışıyorlar.”

“Halkın tepkisi ne?”

“Herkesle konuştum,”
 dedi, “sokaktaki insanlarla, eski tanıdıklarımla, AKP’li Kürtlerle. Herkesin yorumu aynı, benim gözlemim de aynı. Devlet bütün Kürtleri PKK’ya itiyor, bütün Kürtlerin PKK’lı olması için uğraşıyor. Devletin burada yaptığı her hareket Kürtleri biraz daha PKK’lılaştırıyor.”

Bir an sustu.

“Sence bunu niye yapıyorlar”
 diye sordu. “Devlet bilinçli bir PKK’lılaştırma kampanyası sürdürüyor burada.”

“Bilmiyorum” dedim, “çoktandır devletin yaptıklarında bir mantık ya da akıl göremiyorum.”

“Devletin ve AKP’nin çok aptalca davrandığını düşünmek zor”
 dedi, “bir akıl yürütmeyle yapıyorlar bunu mutlaka.”

Düzel’in verdiği bilgiler gerçektir ama eksik. Bu gerçekler, Diyarbakır’dan ibaret değil çünkü. Kürdistan’ın her tarafında sistemli polis şiddeti, gazlı, coplu saldırılar, kıstırdığı yerde alıp karakola götürmeler, gözaltılar, şantajlar, ajanlaştırmalar, gecenin bir yarısında ev baskınları, telefon dinlemeleri, mobese kameraları ile psikolojik baskı oluşturmalar, heronlu ava çıkmalar, dağı taşı bombalamalar, vs. kuşatma ve sindirme politikaları, hizaya getirme uygulamaları son hızla yürütülüyor. Kürdistan içerisinde bu politika ve uygulamaların en yoğun ve en acımasız bir biçimde sergilendiği yer ise Hakkâri ve ilçeleridir.

Bütün ülke(Kürdistan) zulüm altında ve herkes fişleniyor.

Kürdistan halkı topyekûn bir halde fiziksel ve psikolojik bir tecrit altında yaşamlarını sürdürmeye ve bütün eşitsiz şartlara rağmen yaşamayı ve başkaldırmayı bırakmış değil, bırakmayacak...

Sindirmeler, dövmeler, yok etmeler, yasaklamalar, fişlemeler, zulümler bugün ortaya çıkmış bir şey değil. Uzun ve sancılı bir geçmişi var. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren de Kürdistan’daki bu baskı ve zulüm sistematik bir hale dönüşmüştür.

Seyîd Rıza, 31 Temmuz 1937 tarihli daktilo edilmiş mektubunda bu gerçeği İngiltere(ve belki birçok Avrupa ülkesinin) dışişleri bakanlığına şu sözlerle iletiyor:

‘‘Yıllardır, Türk hükümeti Kürt halkını asimile etmeye çalışıyor ve bu amaçla halkı eziyor, Kürtçe Yayınları ve gazeteleri yasaklıyor, anadilini konuşan insanlara işkence ediyor ve sistematik olarak insanları Kürdistan’ın bereketli topraklarından söküp Anadolu’nun çorak bölgelerine göçe zorluyor ve birçoğu oralarda telef oluyor.

Bu olay karşısında Kürtler, uzak sürgün yollarında yok olmaktansa, 1930’ Ağrı Dağında, Zilan vadisinde ve Beyazıt’ta yaptıkları gibi, kendilerini savunmak için silaha sarıldılar.

Üç aydan beri ülkemi acımasız bir savaş kırıp geçiriyor. Savaş araçları bakımından eşitsizliğe rağmen ve bombardıman uçaklarının yangın bombaları, zehirli gaz bombaları attıkları halde ben ve arkadaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık.

Direncimiz karşısında Türk uçakları köyleri bombalıyor, ateşe veriyor, savunmasız kadın ve çocuklar öldürülüyor ve Türk hkümeti başarısızlığının intikamını tüm Kürdistan’da işkence yaparak almak istiyor.

Mahpushaneler ağzına kadar masum Kürtlerle doludur. Aydınlar kurşuna diziliyor, asılıyor veya Türkiye’nin ücra köşelerine sürgün ediliyor.’’(Kürt Ulusal Hareketleri – Chris Kutschera / Syf. 151)

Bu mektup yaklaşık seksen yıl önce yazıldı. O günden bugüne ne değişti?

Hiçbir şey değişmedi. Asker devleti gitti, yerine polis devleti geldi. Asker devletinin işlediği zulümleri, bugün polis devleti işliyor. Kemalist laik iktidarın sergilediği başarısızlık ve acımasızlığı, bugün Kemalist islamcı iktidar sürdürüyor. Zulüm aynı zulüm. Dersim’e, Zilan’a yağan bombalar, Roboskê’ye, Şemdinli’ye yağıyor bugün. Modern çağın teknolojik alt yapısı ve silahlarını kuşanan bu polis devletinin zulmü yayılmış ve dayanılmaz bir noktaya ulaşmış bulunmakta...

Kürdistan/Kürt meselesini doğru anlamak isteyen, meseleyi doğru yerden okumaya başlamalıdır. Yüzyıl öncesine, cumhurityetin kuruluş yıllarına gitmeli. İsmail Beşikçi’nin ifade ettiği gibi:  ‘‘Mücadelenin neden başladığını hiç unutmamak gerekiyor. Kürdlerin Kürd toplumu olmaktan, Kürd milleti olmaktan doğan haklarının, yani doğal hakları, Cumhuriyet’le birlikte gasbedilmiştir. Kürdlerin reddi, inkarı, asimilasyonu, Cumhuriyetle birlikte başlamıştır. Bu, devlet politikasıdır.’’

Kemalizm’i, Kemalizm’in ideologlarının teorilerini ve bu teoriler ışığında bugün de yürütülen Kürtleri bölme, yok etme, kontrol altına alma siyaseti üzerine daha derin tetkikler ve doğru mülahazalar üretilmelidir. Aksi takdirde demokratikleşme safsataları, ulus devlet karşıtı ucuz anarşist söylemler, içeriksiz ümmet propagandaları, kardeşlik aldatmacaları içerisinde iradenizi kaybeder, kapılıp gidersiniz. Bu aldatmacalara kapılıp gidenler, Kürdistan meselesinde; eşitsizleri eşitleme zulmüne, Kürdistan meselesinin bir toprak ve işgal meselesi olduğunu görmeden meseleyi demokratikleşmeye/ekonomik soruna indirgemeye, Kürt halkından aldığı hakları sadaka olarak Kürtlere geri vermesine alkış tutmaya, iktidarın bütün oyalama ve yalanlarını çözüm diye yutturmaya kalkışır.

Kürtlerin komşularına karşı verdiği savaş anavatanını(dilini, dinini, kültürünü vs.) koruma savaşıdır. Ortadoğu’da bu savaşı veren iki halk vardır; biri Kürtler, diğeri Filistinliler.

Boğaza karşı içip içip yazanlar, iktidarın kucağında oturup konuşanlar, istihbari bilgilere güvenerek atıp tutanlar, kardeşlikten, ümmetten, demokrasiden dem vuranlar, cami köşesinde cennet hayali kuran dindarlar, masalarda devrim lafları tüketen devrimciler, millileşmiş solcular, Kürdistan’da yaşatılan bu zulmü görmüyor, bilmiyor, yaşamıyor. Anlayamazlar bu yüzden. Mahşerde hesapları ağır olacak…

Altan, yazısında şöyle devam ediyor:

“Gizli bir anlaşma yapmış olabilirler mi” dedi.

“Nasıl bir anlaşma?”

“Bilmiyorum, sanki ülkeyi bölmek için bir karar vermiş gibi davranıyorlar, bunu bir nedenden dolayı yapıyor olmaları lazım.”

“Bir anlaşma yaptıklarını sanmam” dedim, “benim bulabildiğim tek açıklama, Erdoğan’ın Kürtlerle Türkleri tümüyle iki kutba itip ayırmak ve o düşmanlık üzerinden başkanlık için Türklerin oyunu almak istiyor olması.’’

Ve Altan yazısını şu soru ile bitiriyordu: ‘‘Cevapsız soru ise ortada öyle duruyor.
Başbakan neden koca bir halkı ayaklandırmaya uğraşıyor?’’

Her Allah’ın günü başbakan çıkıp Kürtlere hakaret ediyor, kin kusuyor, iftira atıyor, yalan konuşuyor… Bunca hakareti, bunca nefreti, bunca pervasızlığı sergilerken, BDP milletvekillerinin zaaflarından ve siyaset bilmezliğinden güç alıyor, malzeme olarak onları kullanıyor. Bu zaaflar ve siyaset bilmezlik bazen öyle sırıtıyor ki. AKP ve yandaşları bunları kullanmaktan geri durmuyor, kirli siyesetlerini kürtlerin sırtından yürütüyorlar.

Altan’ın bahsettiği, herkesi PKK’lileştirme meselesinin temelinde ise, iktidarın Kürtlerin bütün muhalif güçlerini tek cephede toplama ve bu şekilde daha kolayca yönetme/yok etme/pasifize etme mantığı yatıyor. Çünkü Kürtlerin son dönemde güçlenen siyasi, sivil ve entellektüel yapıları çoğalmakta idi. Kürtler daha bağımsız ve daha sağlıklı düşünebildikleri bir dönemi yaşıyorlar. Kürdistan’ın  bazı parçalarındaki kazanımlar bunu olumlu yönde tetikliyor. Özellikle Kürt müslümanlar açısından Kürt meselesinde bir devrim yaşanmaktadır. Türk islamcılığının klasik ümmet/kardeş söylemlerinden kurtulan Kürt müslümanlar, daha doğru ve daha ulusal bir zaviyeden meseleye müdahil olmuşlardır bugün. Bu da devletin, Kürtleri birbirine kırdırma politikasının iflas etmesini sağlamış ve gelecek seçim için AKP oylarının düşme ihtimalini doğurmuştur. Başbakan ve yaverleri bu gerçekleri gördükleri için, ona göre pozisyon almaya çalışıyorlar; başbakanın zerdüştilik sözleri, sivil cumalar karşı yaklaşımlar vs…

Altan’ın ülke bölünecek lafları ve yazısının sonunda sorduğu soru yanlıştır, sakat bir mantıktır. Bölünecek bir ülke yok ortada. Sadece yüzyıllardır bölünmeye çalışılan, parçaları komşu ülkeler arasında bölüştürülmeye çalışılan bir Kürdistan ülkesi var. Hakikat budur! Bundan gayri söylenenler ucuz reelpolitik yanılsamalardır, neoliberel aldatmacalardır, tarih bilmemezliktir. Halkı zorla ayaklandırma diye bir şey de yok. 30. ayaklanmasını yaşayan bir halk var ortada. Altan ve bir zamanlar gaz verdiği başbakanın dertleri ortak; Bu halkın ayaklanması bir daha nasıl bastırılabilir?

  • Yorumlar 6
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89