• BIST 83.067
  • Altın 146,530
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • İstanbul 3 °C
  • Diyarbakır 6 °C
  • Ankara -4 °C
  • İzmir 5 °C
  • Berlin 2 °C

Bu işler CIA’de nasıl oluyor (1)

Yasemin Çongar

Emniyet-Yargı ikilisi ile MİT’i karşı karşıya getiren krizin her şeye rağmen “hayırlı” bazı sonuçları da var bence. Cemaatin daha fazla konuşulur olması, hem bir tabunun, hem de şeffaflığın olmadığı her yerde hızla üreyen şehir efsanelerinin sonunu getirmeye hizmet ettiği ölçüde, cemaatin kendisi için bile hayırhahtır. Siyasi ve kamusal alanda birbiriyle aşık atan çıkar grupları ne kadar şeffaflaşır, o grupların gücü ve gündemi ne kadar geniş bir kesimce bilinirse, demokratik düzeni zehirleyen karalamacılığın ve korku tellallığının önü o kadar kolay alınabilir zira.

Öte yandan, bu kriz, her ne kadar soruşturma konusunun “KCK içine sızan MİT elemanlarının faaliyetleri” olduğu yetkili ağızlardan açıklansa da, gerek soruşturma makamının hedef aldığı MİT yöneticilerinin düzeyi ve geçmişi, gerekse “Oslo süreci” kayıtlarının, soruşturmaya destek veren kimi mecralarda birer “suç belgesi” gibi ortalığa dökülmesiyle, PKK ile devlet arasındaki silah bıraktırma amaçlı müzakereleri bir kez daha tartışma gündemine soktu. Burada da, işin bence hayırlı olan yanı, Objective Research Center adlı araştırma şirketinin iki gün önce Star gazetesinde yer alan anket sonuçlarında saklıydı. O sonuçlara göre, Türkiye’de PKK-MİT görüşmelerine destek verenlerin oranı yüzde 64.1’e ulaşıyor. “Hükümetin emri ile yapılan bir görüşmeyi sorgulamak sivil iradeyi sorgulamaktır” diyenlerin yüzde 67.1’i bulması da keza önemli.

Olayı, “cemaat-AKP” çekişmesi zaviyesinden değil de, böyle somut siyasi duruşlar üzerinden daha geniş bir bakışla değerlendirince, Türkiye toplumunun önemli bir çoğunluğunun, savaşı bitirmek için müzakere yöntemiyle çözüm aranmasına ilkesel bir destek verdiğini görüyoruz. Yine çoğunluk, bu tür müzakerelerde yetkinin, jüristokratik ya da güvenlikçi güç odaklarında değil, seçmenin oyuna tâbi olan sivil siyasi iradede olduğunu kabul ediyor. Bence, silaha ve vesayete mesafeli bu sonuçlar, ister hükümetten, ister cemaatten, isterse hükümete muhalif ve/veya cemaate karşı allerjili çevrelerden olsun, “demokratikleşme talebine sahip çıkan” herkes açısından sevindirici olmalı.

Ancak tabii, yaşananların içinde “hayır” kadar, hatta “hayır”dan fazla “şer” de bulmak mümkün. Dün Meclis Adalet Komisyonu’na gelen MİT Yasası’nda değişiklik tasarısı mesela, yaptığı geniş tarifle, MİT görevlilerinin ve Başbakan’ın özel olarak yetkilendirdiği başka şahısların üzerini bir tür “battaniye” gibi örtmek ve bir demokrasi için olmazsa olmaz nitelikteki “bürokratlardan adalet önünde hesap sorulabilmesi” hakkını ortadan kaldırmak tehlikesini taşıyor.

MİT Yasası’nda Hakan Fidan’ı ve diğer yetkilileri “kollamak” amacıyla yapılmak istenen değişikliği, bu meselede üstleneceği işlevle sınırlı olmayan geniş bir bakışla değerlendirince, MİT yetkililerinin Oslo Süreci’ndeki gizli görüşme tutanakları üzerinden “şüpheli” ilan edilmesini –benim gibi– saçma ve hatta tehlikeli bulanların bile, bu “battaniye” düzenlemesinin de yanlış ve hatta tehlikeli olabileceğini göreceklerini sanıyorum.

Ancak istihbarat faaliyetinin tabiatı gereği “gizlilik” taşıdığı, istihbaratçıların görevlerinin diğer bürokratların içinde hareket ettiği sınırları zorlayabilen bir yönü olduğu da malum. Yasadışı örgütlerle mücadele ederken, bu örgütlerin içine sızmak, bazı durumlarda bu örgütlerle birebir muhatap olmak, görüşmek, pazarlık etmek, hatta anlaşmak bir istihbarat örgütünün görevleri arasında yer alabiliyor. Türkiye’de yaşanan kriz de zaten, “özü” itibariyle olmasa bile, görünen yüzü itibariyle, bu tip görevler sırasında “suç” işlendiği iddiasından neşet etti.

Peki, o zaman bu tip özel ve gizli görevlerde, siyasi iradenin bilgisi ve onayı dahilinde hareket eden istihbaratçılar hakkında suç şüphesi oluşması durumunda, onların adalet önünde hesap vermelerinin kuralı ne olmalı?

Bu soruya dünyanın nasıl cevap verdiğini merak ettim ve benzer krizleri tarihinde birçok kez yaşayan ABD’deki duruma biraz baktım dün. Sonuçta, şunu söyleyebilirim: ABD de bu meseleyi çözebilmiş değil. Amerikan Merkezî İstihbarat Teşkilatı (CIA) çevresinde yaşanan birçok benzer tartışma, CIA’i Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ya da özel yetkili savcılarla karşı karşıya getiren nice sürtüşme siyasi iradenin müdahalesiyle sonlanmış. “İstihbaratçılardan hesap sormanın kuralı ne” sorusunun, Amerika özelinde çok net bir cevabı yok, daha doğrusu kitabî olarak “cevaplar” mevcut olsa bile, pratikte ortada kocaman bir “gri alan” var. Bu gri alanda “son söz,” Başkan tarafından atanan bir siyasi yetkili ve kabine üyesi olmakla birlikte, aynı zamanda bir tür “Başsavcı” konumunu da taşıyan Amerikan Adalet Bakanı’ndaymış gibi görünüyor. Ancak Başkan’ın, bu konuda açık bir yetkisi olmamasına rağmen, istihbaratçılarla ilgili bir soruşturmanın önünü “ulusal güvenliği ilgilendiren bir konuda, siyasi iradeye tâbi özel görevi soruşturamazsınız” diyerek kesmesinin örneklerine rastlamak mümkün.

Bu durumun nispeten eski ama en çarpıcı tezahürlerinden birini Amerikan tarihine “Cumartesi Gecesi Katliamı” olarak geçen olaydan hatırlayanlarınız vardır. 1972’de bir gece, Washington’da Watergate Apartmanları’ndaki Demokratik Parti ofisine giren hırsızların devletle ilişkisini soruşturmakla görevlendirilen Özel Yetkili Savcı Archibald Cox’u durdurmak isteyen Başkan Richard Nixon, önce CIA Başkan Yardımcısı Vernon Walters’a talimat verip, “ABD’nin Meksika’daki istihbarat faaliyetini deşifre edeceği” gerekçesiyle soruşturmadan vazgeçilmesi için FBI’la konuşmasını istemişti. Bu yol tutmayınca, Nixon, Watergate Özel Yetkili Savcısı’nı görevden alma yetkisini kullanması için Adalet Bakanı Elliot Richardson’dan talepte bulundu. Richardson, reddetti; Nixon da Richardson’ı gözden çıkarıp, Adalet Bakan Yardımcısı William Ruckelhaus’a aynı talebi iletti, cevap yine “ret” oldu ve Adalet Bakanı ile Bakan Yardımcısı istifa ettiler. Sonuçta Nixon, başkanlık genelgesiyle, ve istifalar üzerine Adalet Bakan Vekili konumuna gelen Danıştay Başkanı eliyle, Watergate Savcısı’nı soruşturmadan atmayı başardı. Ama, son gülenin Nixon olmadığını hepimiz biliyoruz.

“Watergate” gibi önemli bir emsali yaşamış Amerikan başkanlarının, ilerki yıllarda özel yetkili savcıların işine engel olmak ya da suç işleyen CIA yetkililerini kollamak konusunda çok daha çekingen davranmaları beklenir değil mi? Ama her zaman öyle olmadı. Neler olduğunu, bizdeki MİT krizine benzeyen örneklerle, yarın anlatmaya çalışacağım.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89