• BIST 90.383
  • Altın 144,498
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 8 °C
  • Diyarbakır 10 °C
  • Ankara 8 °C
  • İzmir 15 °C
  • Berlin 10 °C

Biraz dişimizi sıkarsak...

Gülay Göktürk

Ben şöyle düşünüyorum:
Eğer Kürt sorunu da bir çözüme bağlanırsa artık ondan sonra iktidara hangi partinin geldiğinin çok fazla bir önem taşımadığı bir döneme gireceğiz. Çünkü rejimin büyük transformasyonu esas olarak tamamlanmış ve geri dönüşü mümkün olmayan bir noktaya gelmiş olacak.

Neyi kastediyorum geri dönüşün mümkün olmadığı nokta derken?

Vasilere geçmiş olsun

Birincisi vesayet meselesi...
Şundan eminim ki Türkiye, darbe ya da askeri vesayet konusunda geri dönüşü mümkün olmayan bir noktaya vardı. Bundan sonra ister CHP, ister MHP, isterse koalisyonlar gelsin iktidara, ordunun yeniden eski günlerine dönmesi, hükümetleri muhtıralarla hizaya getirmeye kalkması, kırmızı çizgiler çizerek ya da MGK kararlarıyla siyasete hükmetmesi mümkün olamaz. İktidara gelen kim olursa olsun, kazanılmış bu mevziyi korumak durumunda kalacak; iktidarının bir kısmını yeniden askerlere kaptıracak olursa bunun cezasını sandıkta fena halde çekeceğini bilecektir.

Jakoben laiklik sizlere ömür

İkincisi, Türkiye'de artık hiçbir iktidar (isterse CHP'nin ulusalcı kanadı başta olsun) eski din düşmanı laiklik anlayışına geri dönüp Müslüman kitlelere eziyet edemez; ibadet hakkına sınırlar, yasaklar koyamaz. Din ve ibadet özgürlüğü açısından bugün varılan nokta toplum açısından kazanılmış bir haktır ve buradan geri adım atılamaz. Bu nokta da geri dönüş korkusu duymamız için bir neden yok.

Ama Kürt meselesinde yolun ortasındayız

Üçüncü nokta Kürt meselesi ve o konuda birinci ve ikinci meseleden farklı olarak yolun yarısındayız. Kürtler'in varlığını bile inkâr eden; dillerini, kültürlerini partilerini yasaklayan resmi politikayı aştık ama iki halkın gönüllü bir biçimde birlikte yaşayacağı bir formül üzerinde henüz çözüme varamadık. Eğer şu anda bir iktidar değişikliği olsa, inkâr ve asimilasyon politikalarına dönmez ama daha ileriye de gidemez; bulunduğumuz kritik eşikte takılıp kalır; bu sorunun yükünü çekmeye ve bedelini ödemeye devam ederiz.

Ama eğer önümüzdeki birkaç yıl içinde radikal adımlar atarak çözüm sürecini sonuçlandırmayı ve kalıcı bir barış kurmayı da başarırsak ondan sonra artık kim iktidara gelirse gelsin, Türkiye'ye karada ölüm yok diyebiliriz. Bu temel noktalardaki dönüşümünü tamamlamış bir ülkede artık demokrasiyi güvenceye alınmış demektir. Böyle bir ülkede kapalı rejim, kapalı bir ekonomi kurulamaz; temel hak ve özgürlükler ortadan kaldırılamaz.

Ondan sonra ne olur?

Ondan sonra, iktidara gelen partinin "rengine" göre ya biraz daha az ya biraz daha çok büyürüz; sağlık, eğitim gibi temel hizmetler biraz daha iyi ya da biraz daha kötü yürür; ekonomi politikasındaki başarıya göre işsizlik, yoksulluk, kişi başı milli gelir, yatırım, ihracat rakamları aşağı yukarı oynar; dış politikada biraz daha atak ya da biraz daha tutuk bir çizgi izleriz.

Bütün bunların önemsiz olduğunu, hayat kalitemizi etkilemeyeceğini söylemiyorum. Ama ortaya çıkan yönetim ve beceri farkları rejimin temel karakterini etkilemez, halkın özgürlüklerini ve yaşam tarzını tehdit etmez. O zaman da, seçimler bir "hayat memat meselesi" olarak yaşanmaz. Sandık sonuçları toplumun bir kesimi için korkulu rüya, öbür kesimi için "kurtuluş" olmaktan çıkar; siyaset hayatımızın bu kadar büyük kısmını işgal etmez olur, hak ettiği kadar bir yere oturur.

Yüksek katılım neyin göstergesi?

30 Mart'tan beri, seçimlere katılma oranının yüzde 90'lara varmasının halktaki demokrasi bilincini gösterdiğini söyleyip duruyor; Batı ülkelerine bakıp bizde oranların bu kadar yüksek oluşuyla övünüyoruz.

Bir bakıma doğru... Ama madalyonun bir de öbür tarafına bakmakta yarar var: Bu kadar yüksek oran, bu ülkede her seçimin toplumun iki büyük bloku arasında bir "var kalma" savaşı olarak yaşanmasından kaynaklanıyor ve doğrusu bu da hiç öğünülecek bir şey değil. Batılı ülke halkları bizim gibi canhıraş bir şekilde sandığa koşmuyorsa, kim gelirse gelsin ülkede bir rejim değişikliği yaşanmayacağını bildiği için; yaşam tarzları ya da temel özgürlükleri açısından bir endişe duymadığı için; oturmuş bir demokrasiye sahip olduğu için koşmuyor.

Meseleye bir de böyle bakarsak, gelecekte bizde de seçime katılma oranları yüzde 90'lardan yavaş yavaş aşağılara doğru düşerse bunu kötüye değil iyiye yormak gerekir.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89