• BIST 83.067
  • Altın 146,627
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • İstanbul 3 °C
  • Diyarbakır -2 °C
  • Ankara -2 °C
  • İzmir 3 °C
  • Berlin 1 °C

Bir noktadan...

Ahmet Altan

Geçmişte bir yere anılarınızdan olan bir nokta koyup oradan bugüne bir çizgi çizdiğinizde hayat biraz anlamsız gözükür.

Uzun yılların içinde yaşananları siz tek bir ânın içine sıkıştırarak hatırladığınızda, geniş yıllara yayılan hayatınız minicik bir ânın içinde sıkışır, zamanın darlığı yüzünüze çarpar.

Müşfik Kenter’i gördüğüm ilk ânı hatırlıyorum.

Başında bir beyzbol şapkasıyla sahneye girip elindeki patlak topu yere vurmuştu.

Daha otuzunda yoktu herhalde.

Ben de sekiz dokuz yaşlarında olmalıyım.

Babamın Çemberler piyesinin galasıydı.

Nasıl parlak bir ışığı varsa, sahneye girişi çocuk zihnime çakılıp kalmıştı.

Ankara Devlet Tiyatroları’nda oynanıyordu oyun.

Sonra biz İstanbul’a göç ettik, onlar da abla kardeş İstanbul’a gelip ünlü Kenterler Tiyatrosu’nu kurdular.

Babama gelen davetiyeleri çalıp hemen hemen her oyunlarını izlerdim.

Yıldız Hanım’a âşık olmuştum.

Neden bilmiyorum, Yıldız Hanım benim zihnimde hep bir ışık huzmesinin içinden süzülerek inen beyaz bir tüy gibi şekillenirdi.

Martı
piyesini hiç unutmuyorum.

Ne anlattığını pek anlamamıştım ama piyesten çok sarsılmış olarak çıktığımı iyi hatırlıyorum, babama piyesin ne anlattığını sormuştum, bana uzun uzun piyesi anlatmıştı.

Şükran Bey’in oynadığı ünlü yazarla genç yazarın ilişkilerini, kararsız genç kızın “ben bir martıyım, hayır hayır, ben bir martı değilim” sözlerini hiç aklımdan çıkaramamıştım.

O kadar çok ve o kadar farklı duygu o tek cümlede defalarca, defalarca canlanmıştı ki zihnimde, aşkı, sevgiyi, terk edilişi, yalnızlığı, çaresizliği, hüznü, yenilgiyi, insafsızlığı, gücü ve güçsüzlüğü o cümlenin kelimelerinde görmüştüm.

O cümle içimi yakmıştı.

Bazen bize gelirlerdi, iki kardeşin benzersiz sesleriyle konuşmalarını dinlerdim.

Müşfik Bey çok fazla konuşmazdı diye hatırlıyorum.

Marcel Achard’ın Aptal Kız’ını gördüğüm gece de zihnime yerleşen gecelerden biriydi.

Genco Erkal, küçük bir kâtip rolündeydi, masanın altına eğilişini, iç çamaşırı giymeyen hizmetçi kız için “matmazel mendil gibi küçük eşyalar kullanmıyor” deyişini unutmak mümkün değildi.

O zamandan bu zamana çok yıllar geçti.

Hayat biçimden biçime girerek değişip durdu.

Müşfik Bey öldü.

Yıldız Hanım’ın cenazedeki sözlerini okudum.

Bütün çocukluğumu etkileyen, zarafetle dişiliğin kendilerini hiç açıkça belli etmeden ama hep kendilerini hissettirerek birleşmesinin yarattığı o muhteşem duygu kasırgasının bir kardeş cenazesinde saf bir acıya dönüşünün resimlerini gördüm.

Çemberler
piyesinin genç delikanlısını düşündüm.

Piyesin içinde büyüyüp yaşlanmasını.

Finalde, karısı yukarda doğum yaparken karartılmış bir sahnede tek başına duruşunu, yeni bebeğin ilk ağlamasının duyulmasıyla kendi kendine, “yeryüzüne bir mahkûm daha geldi” deyişini.

Genç delikanlının “baba” oluşuyla hayatın çemberlerinin dönüşünü.

İnsan olmanın acısının kuşaktan kuşağa kendini tekrar edişini.

Müşfik Bey’in Kim Korkar Hain Kurt’tan piyesindeki başka bir bekleyiş sahnesi canlandı aklımda, karısının yukarıda başka bir adamla oluşunu bilerek bekleyişi.

Okuduğu Latince dua.

Aşağıya inen karısına “Oğlumuz ölmüş” deyişi.

Benim çocukluktan gençliğe geçişimin hemen hemen her merhalesinde onların oynadığı bir piyes vardı.

Bir sihirbaz çifti oynamışlardı, adı Büyük İsfendiyarlar gibi kalmış aklımda, Müşfik Bey seyircilerin arasına inmişti, saçları dökülmüş Turgut Boralı’nın başına elini koyarak “şu anda ne tutuyorum” demişti, gözleri bağlı Yıldız Hanım “bilardo topu” deyince bir kahkaha patlamıştı salonda.

Benim görmediğim ama bir efsane gibi anlatılan sahne vardı sonra, Müşfik Bey III. Richard’ı oynarken o ünlü “bir ata krallığımı veririm” cümlesini söyleyince, seyircilerin arasından bir densiz “eşek olmaz mı” diye bağırmış, anlattıklarına göre Müşfik Bey adama bakıp “olur” demiş, “buyurun gelin”.

Tiyatroyu onlarla sevmiştim.

Piyes başlarken ışıkların usulca eriyerek sönmesi, perdenin yavaşça açılması, sahneye ilk giren artistin adımlarının altında sahnenin tahtalarının esneyerek çıtırdaması.

Bir iki kez kulise de gitmiş, şimdi çok komik göründüğünü tahmin ettiğim bir ciddiyetle onları kutlamıştım.

Geçmişte bir yere anılarınızdan bir nokta koyup, oradan bugüne bir çizgi çizdiğinizde hayat biraz anlamsız gözüküyor ama o anlamsızlıktan da çok bir hüzün hissediyorsunuz.

Martı
’nın repliğinin hüznü, “yeryüzüne bir mahkûm daha gelmesinin” hüznü, “oğlumuz öldü” deyişin hüznü, Müşfik Bey’in gitmesinin hüznü.

Bir ışıktan süzülen beyaz bir tüy gibi Yıldız Hanım, kardeşinin cenazesindeki konuşması.

Ve, yeryüzünden bir mahkûm daha gitti.

Bizim mahkûmiyetimizi bir süre daha çekmeyi sürdüreceğimiz dünyanın ışığı, o ışıklarla büyümüş bir çocuk için biraz daha eksildi.

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89