• BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • İstanbul 18 °C
  • Diyarbakır 12 °C
  • Ankara 7 °C
  • İzmir 12 °C
  • Berlin 12 °C

Bir kez daha ‘Açılım’

Fehim Işık

Kürtler, Ortadoğu’nun en kadim uluslarından biri. Nüfusu itibarı ile de Kürtler, Ortadoğu’daki en geniş halk topluluklarından biridir.

Ancak Kürtler, ne yazık ki hala kendi toprakları üzerinde özgür olamayan, özgür uluslar arasındaki onurlu yerini alamayan halklardandır da...

Bu durumun çok nedenleri var. Hiç kuşku yok en önemli neden, Osmanlı’nın enkazı üzerinde inşa edilen Cumhuriyet’in “tek dil-tek devlet-tek millet” olarak özetlenebilecek kuruluş mantalitesidir.

Sorunu anlamak için bu mantaliteyi açmak; belki de uzun uzadıya tahlil etmek gerekir. Konumuzun boyutlarını aşacağını için şimdilik bunu yapmayalım. Ancak şunu da özet olarak vermekte yarar var.

Bilindiği gibi bugün devlet tarafından sorunun temeli gibi gösterilen ve demokratik açılımın önünde engel oldukları iddia edilen Kürt hareketlerinin, ağırlıkla da PKK’nin, en fazla 30-35 yıllık bir geçmişleri var. Oysa Kürtlerin, en azından Türkiye Cumhuriyeti ile 80-85 yıllık bir sorunları var. Yani öz itibari ile bugün yaşananlar neden değil, sonucun bizzat kendisidir.

Eğer sorunun sonuçlarına bakılmaksızın nedenlerine bakılırsa, çatışmalı dönemlerde de siyasal sorunun bizzat kendisi veya siyasal sorunla bağlantılı diğer kültürel-sosyal kimlik sorunları da çözülebilir. İstenirse, çözümün önünde tek bir engel yoktur. Yönetim erkinin Kürt kimliğini tanıması, Kürt halkına dönük red, inkar ve asimilasyon siyasetine bir bütün olarak son vermesi, Kürtlerin haklarının anayasal ve yasal güvenceye kavuşturulması, en azından nihai çözüme giden yoldaki taşların yerli yerine oturmasını, demokratik bir rejimin kurulmasını beraberinde getirir.

Yönetim erki, yani TBMM, yeni bir anayasa yapımını bir ihtiyaç olarak belirlemesine rağmen bir türlü gerçekleştiremedi. Yapılan çalışmalar yeterince tartışılmadan, toplumun geniş kesimlerine yayılmadan son buldu. Oysa Türkiye’nin toplumsal gerçekliğine, çok kültürlü ve çok dilli yapısına uygun iradi bir kararla bu çalışmalar ilerleyebilir, sivil toplumun anayasa çalışmalarına katılması sağlanır ve demokratik bir anayasa ile sorunlar asgari düzeye çekilebilirdi.

Hiç kuşku yok anayasanın değiştirilmesi ya da yeniden yazılması yalnız başına sorunu çözmeyecektir. Ancak şu da bir gerçek ki Kürt halkının ve diğer etnik ve ulusal azınlıkların varlığını kabul eden, yasal güvenceye alan bir anayasa bunca ölüm ve baskının, insanların açlık ve zulümle karşı karşıya kalmasının önüne geçer ki bu da zaman içinde sorunların çözümüne ve giderek ortadan kalkmasına neden olur.

Şunu net bir biçimde ifade etmekte yarar var: Adı her ne olursa olsun Ak Parti hükümeti tarafından gündemleştirilen süreçle birlikte hem hükümet kanadından, hem de toplumun değişik kesimleri tarafından Kürt sorununun çözümüne dönük iyi niyetli yaklaşımlar, en azından söylem düzeyinde görüldü. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şimdiye kadar hiçbir başbakanın dillendirmediği konuları açık bir biçimde grup ve basın toplantılarında dillendirdi. Emine Ayna’ya dönük son ‘sürçü lisanını’ saymazsak Bülent Arınç başta olmak üzere hükümetin bazı üyeleri tarafından da benzer olumlu değerlendirmeler yapıldı.

Bunlara rağmen ne yazık ki şimdiye kadar somut bir adım atılmadı, sadece söylemlerle yetinildi. Şimdiye kadar ne yapılacağı, sorunun nasıl çözüleceği konusunda somut bir yaklaşım ortaya çıkmadı. Özellikle hükümet kanadı, BDP’ye dönük operasyonları, tutuklamaları, yani sürece duyulan kısmi güveni bile yerle bir eden tutumları saymazsak, söylemi eyleme dönüştürecek hiç bir adım atmadı. Terörle Mücadele Kanunu (TMK) uyarınca yargılanan çocuklarla ilgili yapılması düşünülen kısmi değişiklik bile, topluma çok görüldü ve hemen geri çekildi.

Başta da dediğimiz gibi, sorunu çözmek için sorunu nasıl algıladığımızı, hangi nüvelerle çözeceğimizi iyi bilmemiz gerekir.

Şu konuda uzlaşılması gerekir: Bugün yaşananlar neden mi, sonuç mu?

Ne yazık ki bazı hükümet üyelerinin iyi niyetli olduğu kuşku götürmez açıklamalarına rağmen hükümet bile sonuçlardan yola çıkarak gelişmeleri değerlendiriyor. Bunu hükümetin açıklamalarında görmek mümkün. Eğer yaşananlardan yola çıkarsanız, o zaman soruna neden olanları tasfiye etmek gerekir. Bu mantalite, ne yazık ki hükümet erkinin önemli bir bölümünde egemen bir bakış açısı. Açılım sürecinde Kürtlerin muhatap alınmamasının, DTP’nin kapatılmasının, DTP kökenli siyasetçilere, belediye başkanlarına yönelik operasyonların bir nedeni de bu bakış açısıdır. Kürtleri, ya da PKK’yi yaşanan sürecin nedeni olarak gördüğünüz zaman, doğaldır ki onu muhatap almaz ve mümkünse onları/onu tasfiye ederek kendi çözümünüzü(!) oluşturmaya dönük adımlar atarsınız. Bu tasfiyeci yaklaşımın yarattığı kaygı Kürtlerin, özellikle de siyaset sahnesine DTP’den sonra katılan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) tabanının ciddi bir kesimi tarafından dillendiriliyor. Kürtlerin önemli bir bölümünün sürece kuşkuyla yaklaşmasının temelinde bu bakış açısının önemli bir payı var.

Oysa son 25-30 yılda yaşananların neden değil, sonuç olduğu çok açık. O zaman nedenleri ortadan kaldıracak politikaları esas almak gerekir. Bu konuda net olunduğunda sokak çatışmalarının, hatta dağda yürütülen savaşın bile hiç bir önemi yoktur. Siz Kürtleri dağa yönlendiren nedenleri ortadan kaldırır, güvence oluşturacak anayasal, yasal ve siyasal adımları atar ve demokratik zeminde açık siyasetin önünü açarsanız, bugün yaşanan tartışmaların/olayların hiç biri yaşanmaz. O zaman sorun kendi mantalitesi içinde, demokratik ve legal zeminde tartışılır ki bu şiddet eğilimi taşıyanların giderek güç yitirmesini, hatta şiddeti bir yöntem olarak benimseyen örgütlerin başkalarına fırsat vermeden bizzat kendi kendilerini tasfiyesini de beraberinde getirir.

Şimdiye kadar açılım süreci Kürtler olmadan, adeta Kürt iradesi yok sayılarak yürütülmeye çalışıldı. Hadi PKK illegal ve silahlı bir hareket, hükümetin PKK ile temas geliştirmesi hukuken mümkün değil. Ancak açılım sürecine ne DTP/BDP, ne de diğer legal siyasi yapılanmaların hiç biri dahil edilmedi. Siz kabul etseniz de etmeseniz de Kürtlerin oylarıyla parlamentoya seçilen, birçok belediyenin yönetimini üstlenen ve legal zeminde siyaset yürüten bir parti var. Bunun dışında yasal ve meşru zemini esas alarak kurulan ve siyasal faaliyetlerini tüm sıkıntılara rağmen yürüten Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR), Katılımcı Demokrasi Partisi (KADEP) gibi siyasi partiler ile Kürt Ulusal Birlik Hareketi (TEVKURD) gibi irili ufaklı birçok politik ve sivil hareket var. Bu kesimler Kürt iradesinin siyasal zemine yansımış açık örgütlenmeleridir ve bu kesimlerin görüşlerinin dikkatle dinlenmesi, hatta sürecin sağlıklı işlemesi için bu kesimlerle işbirliğine gidilmesi, önemlidir. Siz kendinizi içinde görmediğiniz bir sürecin destekçisi olmazsınız.

Yaşananları tersine çevirmek, sürecin olumlu ilerlemesini sağlamak, Kürtleri sürece katmama anlayışını terk etmeye bağlıdır. Tartışılan Kürt sorunudur ve bu sorun Kürtsüz çözülmez. Kürtler sorunun tarafıdır.

Süreç kötüye gidiyor izlenimi olsa da atılacak birkaç basit adımla hiç kuşku yok mevcut durumu daha olumluya taşımak mümkündür. En azından kısa vade için yapılması gerekenler konusunda siyaset erk(ler)i, artık ne yapacağını daha iyi biliyor.

İlk ve en önemlisi, Kürtlerin siyaset yapması önündeki engellerin kaldırılmasıdır. DTP’nin kapatılması bu anlamda ciddi bir olumsuzluktur. BDP ve onun parlamenterleri, belediye başkanları sürecin olumlu yürümesi için cezaevine atılması gereken değil, değerlendirilmesi gereken bir şanstır.

Ak Parti açısından belirginleşen bir durum da, sorunu yalnız başına çözemeyeceği gerçeğidir. Ak Parti, Kürtleri dışlayarak bir çözüme ulaşamaz. Üstelik Ak Parti milliyetçi kesimin tansiyonunu düşürmek için her taviz verdikçe, örneğin “Kürt Açılımından Milli Birlik Projesi”ne evrilirken, sorunu çözmekten uzaklaştığının da farkına varmalı. Sorun, etrafında dolaşılarak çözülmez; sorun adı, sanı ve cismiyle çözülür.

Sorunun önünde bir handikap gibi görünen durum da, PKK lideri Abdullah Öcalan ile Kandil’deki PKK üst düzey yöneticilerinin tutumudur. Onlar açısından anlaşılması gereken durum da şudur: Devlet ya da Ak Parti bu aşamada Öcalan’ı veya PKK’yi direk muhatap almayacak; alamaz. Bazı dönemlerde yapılan açıklamalarda, PKK yöneticilerinin veya Öcalan’ın bu gerçeğin farkında olduğunu biliyoruz. Ancak bu bakış açısı ne yazık ki istikrarlı bir biçimde siyasete yansımadı. PKK ve Öcalan, siyasette etkin güç olma, direkt yönlendirme rolünden vazgeçmedi. Ak Parti, PKK ve onun lideri Öcalan’ın Kürt halkı, özellikle BDP üzerindeki etkisini hesaba katmalı, PKK ve Öcalan da BDP’nin etkin bir siyasi aktör olmasına engel olmamalıdır.

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89