• BIST 104.123
  • Altın 145,809
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • İstanbul 16 °C
  • Diyarbakır 16 °C
  • Ankara 11 °C
  • İzmir 11 °C
  • Berlin 7 °C

Benim Yeni Türkiye'm

Gülay Göktürk

Herkesin heyecanla kendi “Yeni Türkiye”sini tasvire soyunduğu günler yaşıyoruz. Bu furyadan aldığım cesaretle, ben de önümüzdeki birkaç günde, Yeni Türkiye’yle ilgili kendi tasavvurumu ortaya koyayım dedim.

Bundan birkaç ay önce Yeni Türkiye Dergisi için kaleme aldığım “Benim Yeni Türkiye’m” başlıklı makalemi şu dört ana başlıkta toparlamıştım:

1. Kimsenin ele geçirmek istemediği bir devlet

2. Daha az yönetilen bir toplum

3. Kimlik siyasetinin sönüşe geçtiği; çok kültürlülükten melezleşmeye doğru ilerleyen bir ülke

4. Politik toplumun tutsakları olmaktan kurtulmuş bir halk

Kimilerinin madde madde “Yeni Türkiye” programları kaleme aldığı, kimilerinin de “2023 Büyük Türkiye’ye Geçiş İçin Ana Doktrin” adlı yeni doktrinler geliştirmeye soyunduğu bu günlerde, ben de bu makaleyi yer yer özetleyerek ve parçalara ayırarak bu köşede yayınlamak istiyorum.

Kimsenin “ele geçirmek” istemediği bir devlet

Ben “Yeni Türkiye”yi düşündüğüm zaman ilk aklıma gelen şey, kimsenin ele geçirmek istemediği bir devlet tablosu oluyor.

Yakın bir zaman öncesine kadar Türkiye’nin temel sorunu devletin ele geçirilmesi değil, ele geçirilememesiydi. Çünkü kendini halkın vasisi olarak gören bir grup, devlete el koymuş, kimseyi sızdırmıyor, kimseyle paylaşmıyor hatta yakınına bile yaklaştırmıyordu. Seçim oluyor, Meclis değişiyor, hükümet el değiştiriyor, yani milli irade değişiyor ama devlet aynı zümrenin elinde kalıyor ve bütün temel meselelerde milli irade ne derse desin o zümre bildiğini okumaya devam ediyordu.

AK Parti bu kaderi değiştirdi. Seçilmişlerin bir avuç bürokrata kaptırdığı devlet iktidarını geri almayı başardı.

Ama görüyoruz ki kavga bitmedi. Şimdi de başka bir zümrenin devleti ele geçirmek, daha doğrusu en hayati gördüğü alanlarını hâkimiyeti altına almak için harekete geçtiği bir zaman dilimini yaşıyoruz.

Bu zümre tasfiye edilebilir. Zor olur, zaman alır ve maliyeti belki ağır olur ama varlığı deşifre olmuşsa bir kere, artık geleceği yoktur.

Peki ya sonra?

Devlet bu kadar çekici, bu kadar muktedir olmaya devam ettikçe, aynı serüvenin bir daha ve bir daha tekrarlanmaması için güvencemiz ne? Siyaset yapmak dediğimiz şeyin devlet aygıtı içinde “iç savaşlar silsilesi” olarak yaşanmasını nasıl engelleyeceğiz? “Devleti ele geçirme” ya da “kaptırmama” mücadelesi içine sıkışıp kalan siyasetin, her seferinde bu kavgayı bir varlık-yokluk meselesi olarak ele alıp, ahlaki olan ne varsa bir kenara itip kendi “savaş ahlakını” yaratmasını ve bu ahlakı giderek gelenekselleştirmesini nasıl önleyeceğiz?

Bunun zor ama tek bir yolu var:

Devleti ele geçirilmesi arzu edilir bir yapı olmaktan çıkartmak...

Devletin elini kolunu budayıp hakimiyet alanını daraltmak; ekonomik hayattan mümkün olduğu kadar geri çekmek, rant dağıtıcısı olmaktan çıkarmak, kadro olarak küçülterek optimum sınırlarına indirmek; ideolojik ve kültürel hakimiyetini yok etmek; yetkilerini yerele doğru dağıtmak, basit bir hizmet aygıtına dönüştürmek ve cazibesini yok etmek... Böylece, yönetme meraklılarının, güç müptelalarının, her türlü despotun, asalağın, yiyicinin, avantacının bala üşüşen arılar gibi başına üşüşmeyecekleri bir aygıt haline getirmek...

Benim “Yeni Türkiye” ile ilgili hayallerimden biri bu... Bunun bir ütopya olduğunun farkındayım. Ütopyalara ulaşılamaz, ama yaklaşılabilir ve o “mükemmel”e doğru atılan her adım, durumu biraz düzeltir.

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89