• BIST 97.924
  • Altın 144,819
  • Dolar 3,5655
  • Euro 4,0001
  • İstanbul 18 °C
  • Diyarbakır 21 °C
  • Ankara 13 °C
  • İzmir 20 °C
  • Berlin 13 °C

Ben ve Öteki…(2)

Ersin Tek

Varlığın kendisine anlam telkin edenler yanında, varlıkla bir etkileşim içinde olan ve varlığa anlam verdiği söylenen özneye/insana bir anlam telkin eden yaklaşımlar çoğunluk ve kabul görmüştür.

Bu yaklaşımlarda varılan yer; varlığın, bu etkileşimle beraber bir varoluşu olduğunu ve bu varoluşunu özneye kabul ettirdiğidir. Ya da öznenin, bu durumu kabul etme pozisyonuna geldiği de olabilir.

Biraz daha farklı bir izahı; Platon’un söylediklerine paralel yaklaşımlar. Platonik idealar... Yani, anlam kazanan varlığın bizatihi kendisi değil, öznenin zihnindeki temsilidir. Varlığın anlam(sızlığ)ı; varlığın öznenin zihnindeki izdüşümü olan temsil, öznenin varlıkla girdiği etkileşimin özne üzerindeki doğurduğu etkisinin sonucudur. Bu, varlık sorunsalının olma durumunu gösteriyor. Aynı zamanda öznenin durumu da, varlığın bu görünen yüzünde sıkışıp kalmak oluyor.

Hz Peygamber(sav) şöyle dua ediyor: ‘‘Allah’ım bana eşyanın(varlığın) hakikatini göster.’’

Nasıl bir hakikat bu? Bizden gizlenmiş bir hakikat, neden?

Anlaşılan o ki, görünen yüzün ötesine dair bir bilginin, bir gerçekliğin, bir görünmezliğin, bir sıkışmışlığın var olması söz konusudur. Dolayısıyla, varlık ve özne ikilemi, etkileşimi içinde; varlığa dair herhangi bir hakikat, etkileşim tarzının ve öznenin kendi varlığının damgasını üzerinde taşımasından berîdir, ya da en azından bundan ibaret değildir. Öznenin, bu etkileşim noktasında ki vasıfları yetersizdir bir nevi. Tersinden de, varlıktan özneye dair bir hakikat elde etmekten çok, etkileşim tarzından öznenin varoluş biçimini, sürecini tanımlama ve varlığın içinden geçen öznenin kendisine yeni bir anlam ve yeni bir yol bulma beklentisi vardır.

Kanaatimce, insanın varlıkla iletişim formatı, onun ötekiyle olan etkileşiminin kodlarını da veriyor gibi. Yani bütün bu karmaşık ilişki ağı; görünebilir olana karşı değil, görünmeyene karşı takındığımız tavırdan hareketle anlaşılabilir ancak.

İster istemez, varlığın varoluşunu hissederken aldığı pozisyon, belli bir hareket ve yeni bir algılama biçimini de dayatacaktır insana. Hz peygamber’in dua’sından da, bu algının arka planına veya bu beklentinin izahına çıktığımızı ya da buna denk düşen bir anlama yaklaşabileceğimize inanıyorum. Gaye, bu olsa gerek? Yoksa görünmeyen bu hakikat, nasıl görünebilir kılınabilir ki?

Aslında modern bilimin, mikro dünya ile makro dünya arasındaki yolculuğu da böyle bir şey. Belirsizlik ve kaos arasında gelgitler sadece. Belli tek bir kanunun içinde bir araya gelemeyen kanunlar ve olaylar topluluğu; çoğu zaman bir sır, çoğu zaman da içinden çıkılmaz bir kısır döngüdür.

Sorunumuz şu, ben ve ötekinin zorunlu etkileşiminden doğacak sorunların, izahların, değişimlerin içeriği nasıl olacak? Bu durumların, nasıl bir yansıması olacak üzerimizde?

Bu soruların cevabı, geniş bir alana yayılan bir olgu gibi duruyor. Yani tüm anlattıklarımızdan hareketle de, derin ve bütünsel bir algının zorunluluğuna varıyoruz. Kuantumun bütünsel bir evren bakışı misali; anlama ve acizlik sınırlarımızın bir hikâyesi işte.

Ya, kısacası sosyal yaşamımız içinde, ben ve öteki nedir? Hâkim paradigmalar içerisinde, ben ve öteki nasıl bir etkileşim içerisindedir? Bu etkileşimin sonucunda kaybedilen ve kazanılanlar nelerdir?

Biliyoruz ki, yaşanılan koşullar düşünce yapısının şekillenmesinde de belirgin bir rol üstleniyor. Dünyayı algılamak ve yorumlamakta, çevresel, tarihsel, psikolojik, dil, insani ilişkiler gibi faktörler belirgin bir rol oynuyor. Herkesin istem, talep ve ütopyaları bu koşullara göre değişebiliyor. Yani yaşam koşulları, hayalleri ve ütopyaları da ona göre kurgulatıyor bir bakıma.

Ötekini anlayabilmek, ötekinin koşullarını ve istemlerini anlayabilmekten ve kendini ötekinin yerine koyabilmekten geçiyor. Kendini ötekinin yerine koyabilmek için de ötekinin koşullarını bilmek, onun gibi hissedebilmek gerekiyor. Ötekinin koşullarını bilip onu hissedip onu anlayabilmekte, etkileşime ilişkin gayeye yaklaşma anlamına geliyor.

Batı literatüründe empati, doğu literatüründe ise vicdan diyoruz bu gayeye. Galiba bu kavramlar bile, bu durumu anlatmaya, karşılamaya yetmiyor.

Empati kültürü, kendimizi ötekinin yerine koyabildiğimiz ölçüde karşıdakini anlama şansımızı artırıyor. Vicdan derseniz, vicdanın içinde bilinçte vardır. Aslında vicdan, insanı hayvandan ayıran ve sadece insana özgü olan bir vasıftır. Vicdan daha çok, metafiziksel bir bağ ve empatiden daha geniş gibi.

Ben ve Öteki ilişkisini iyi anlamak gerek, aksi takdirde kendimize, doğru olan bir yaşam biçimini ve olmamız gereken konumu belirlemek zor olacak ve herkes yaşadığı koşullara göre düşünmek ve düşlemekle sınırlı kalacaktır.

Öteki olmadığı zamanlarda, zihnimizde inşa edilen kalın ve büyük duvara çarpacağız sürekli. Bütün sorunların kaynağı da, bu duvarın var olması/na yol açmakla başlıyor. Gerçekten bir araya gelmek, evvela zihinde gerçekleşir. Yani değişimin aslı zihinde başlıyor. Ben’den ötekine bir yolculuk, bir varoluş olarak.

Bu değişimin gerçekleşmesi zordur belki, fakat imkânsız değildir.

Kendini taşmış büyük insanların en bariz özelliği; egemen paradigmanın altında ‘öteki’ni bulmaları, anlamaları ve değişirken de asla kimseyi zorla değiştirmemeleridir. İşin püf noktası; ötekinin varlığını kendinde, kendini de ötekinin varlığında gördüler, hissettiler, yaşadılar. Kendi paradigmaları özgürlükçüydü işte. Ötekine yer veren, ötekine açılan bir düşünce ve paradigma için çarpıştılar, sürgüne yollandılar, can verdiler. Anlayacağınız, kolay olmadı hiçbir şey.

Buldukları ve kazandıkları ise, kendileri oldu öncelikle. Zaten amaç da bu idi; ‘öze dönüş’.

Sözün kısası; ötekiyi öteki olarak addeden ve de ötekiyi ötekileştiren veya yok sayan, yüzeysel bakış açımız ve süfli, sıradan beklentilerimizdir. Derin bütünsel bir bakış açısından uzak olmamızdır yani.

Bunları yazarken, aklımdan aşk-nefret-sevgi üçlüsü geçiyordu. Aşk-nefret-sevgi üçlemesi üzerinden, ben ve öteki ilişkisi nasıl bir varoluştu acaba? Kavramlar ve deneyimler arasındaki örgüden bir sonuç çıkarmak, nasıl olurdu diye düşündüm? İlginç olurdu herhalde…

Bunu düşününce: Aşk, ötekine ram olmak, ötekinin içinde ben’i eritmek, onda var olmak, aslından uzaklaşmak, kendi kendini imha etmek, hiçe saymak, asimile olmak…

Nefret, ötekini yok saymak, reddetmek, ötekine yaşam hakkı tanımamak, ötekini hazmedememek, ötekini kendi içinde eritmek, sindirmek, imha etmek…

Sevgi, ötekini görmek, anlamak, konuşmak, ötekiyle beraber, yan yana yürümek, ötekini saymak, kabullenmek, itidali bulma noktasında buluşmak ötekiyle, ötekinde erimeden ve ötekini eritmeden var olmak, ötekiyi içinde, kendini de ötekinin için de yaşatma, yükseltmek…

Belki de, bütün sorunlarımızın, bütün ben/ler/in, bütün öteki/ler/nin çözümü, bir tutam itidal, bir tutam sevgidir. Katıksız, saf bir sevgi; sabırlı, seviyeli, dengeli, özgür bir etkileşimle, yüce bir derinlik düzeyine ulaştıracak ve bizi bu kısır döngüden çıkaracak olan bir sevgi. Tüm mesele bu sevgiyi düşlemek ve bunun için mücadele etmektir.

Bu kadar şeyden sonra size, ötekine giden yol uzun görünebilir belki. Ama her şeye rağmen, geri dönülmez, vazgeçilmez bir hedefimiz var; mukaddes bir hedef; ben ve öteki…

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89