• BIST 97.610
  • Altın 145,173
  • Dolar 3,5733
  • Euro 4,0106
  • İstanbul 20 °C
  • Diyarbakır 24 °C
  • Ankara 12 °C
  • İzmir 25 °C
  • Berlin 15 °C

Başörtülüler, Ortodokslar, Aleviler...

Hasan Cemal

Ak Parti genel merkezindeki bir toplantıda Ankara milletvekili Haluk Özdalga, cemevlerinin ibadethane olarak kabulünü isteyince, Tayyip Erdoğan karşı çıkmış ve ibadet yeri olarak camileri işaret etmiş... Özdalga evrensel hukukla demokratik hukuk devletinin ilkelerine işaret ederek, nerede nasıl ibadet edileceğinin devlet tarafından değil, o inancın sahipleri tarafından belirleneceğini söylemiş... 

Din özgürlüğü... İnanç özgürlüğü... Kutsal konular...

Ayrıca, evrensel hukukla demokratik hukuk devletinin koruması altında olan temel insan hakları...

Din özgürlüğü, inanç özgürlüğü klişeler halinde tekrarlandığı zaman kulağa hoş gelir, genellikle kabul görür.

Ama kazın ayağı hiç de öyle değildir. Özellikle Türkiye’de bu özgürlüklerin hayatın içinde nasıl hiçe sayıldığına dair o kadar çok örnek vardır ki.

Geçen pazar günü Yeni Şafak gazetesinde Saklı Kitap adını taşıyan romanın yazarı Sibel Eraslan’la yapılmış bir konuşmayı okudum.

Romanın konusu 28 Şubat.

Kendisi dahil 28 Şubat acılarını yaşayan başörtülü kızları yazan Sibel Eraslan şöyle diyordu:

“28 Şubat bize yeri dar eden bir basınçtı. Bize yeri dar ettiler! Bir kadın korkusuydu bu adeta. 28 Şubat kadınlar, kızlar üzerinden dönen bir değirmen taşıydı.

Okula gidemiyorsunuz, hastaneye gidemiyorsunuz. Bir arkadaşım İstanbul Üniversitesi hastanesinin kapısında kucağımda baygın düştü. Başörtülü olduğu için hastaneye sokamadım. Sırtımda taşıyıp bizi alacak hastane aradım.

Başörtülü olduğum için otobüsten indirildim. Okuldan atıldım. Mesleğimi yapamadım. Bütün arkadaşlarım da böyle bir hayatın içinden geçtiler.

28 Şubat bunun doruk noktasıydı.

Tabii ki Ashab-ı Kehf’e, Kehf Suresi’nde anlatılanlara çok benziyordu yaşantımız. Kaçıp selamete erişeceğimiz bir mağara arıyorduk. Kendimizi örtmek istiyorduk.

Dünün kralları bugünün askeri cuntaları, darbecileriydi.

Caddelerde sokaklarda yürüyemeyecek hale geldik. Anneler çocuklarını ilkokulun bahçesinden alamadılar. Okulun kaldırımında bile durmalarına izin verilmedi, caddenin karşısında beklediler çocuklarını. Danıştay bir öğretmene çarşı pazara giderken başını örttüğü için ‘kötü örnek’ dedi.”

Eraslan böyle diyor.

Bu acılar yaşandı Türkiye’de.

İnsan haklarının hiçe sayıldığı, inanç özgürlüğünün çiğnendiği bir dönemdi 28 Şubat.

28 Şubat artık geride kaldı.

Yargıda hesabı da soruluyor.

İnançlarının bir gereği olarak başını örtenler, örtünenler bugünün Türkiye’sinde artık ‘28 Şubat acıları’nı yaşamıyorlar.

Ama inanç ve din özgürlüğüne ilişkin acılar henüz bitmedi. Sorunlar, sıkıntılar devam ediyor.

Fener Rum Patriği Bartholomeos, geçen pazar günü Milliyet’te Pelin Batu’nun sorularını yanıtlarken, Ruhban Okulu’yla ilgili şöyle diyordu:

“Okulumuz 1844’te açıldı. Atatürk kapatmadı. İnönü, Menderes kapatmadı. 1971’de Ankara’da anormal bir durum varken (12 Mart askeri darbe dönemi, HC) kapatıldı. 42 yıldır biz okulumuzu arıyoruz. Okulumuz nerede? Din özgürlüğümüz nerede? Eğitim özgürlüğümüz nerede? İnsan hakları nerede? Lozan Antlaşması nerede?”

Ortodoksların dini lideri böyle yakınıyor.

Haklı.

Türkiye’de inanç özgürlüğü, din özgürlüğü konusunda şikayetleri olanların safında Aleviler de var.

Buna bir örnek cemevleri.

Cemevlerinin ibadet yeri olarak kabul edilmesini istiyorlar.

Devlet hayır diyor.

Bunun son örneği, Başbakan Erdoğan’la Ak Parti Ankara milletvekili Haluk Özdalga arasında yaşandı.

Parti genel merkezinde İç Anadolu milletvekilleriyle yapılan bir toplantıda Haluk Özdalga, cemevlerinin ibadethane olarak kabulünü isteyince, Tayyip Erdoğan karşı çıkmış ve ibadet yeri olarak camileri işaret etmiş...

Haluk Özdalga haklı olarak evrensel hukukla demokratik hukuk devletinin ilkelerine işaret ederek neye, nerede, nasıl ibadet edileceğinin devlet tarafından değil, o inancın sahipleri tarafından belirleneceğini söylemiş...

Evet, inanç özgürlüğü bunu gerektirir. Her dinde tek bir ibadet yeri olur düşüncesi hem doğru değildir, hem de din ve inanç özgürlüğüne ters düşer.

Akla şu soru da takılıyor:

1925’te dini kontrol altına almak için çıkarılan ve tekkeleri, zaviyeleri kapatan 677 sayılı kanuna dayanarak, ibadethane olarak cemevlerine kırmızı ışık yakmanın anlamını hiç düşündü mü Başbakan Erdoğan?

Bir başka deyişle:

Tek parti döneminin otoriter laiklik anlayışının simgesi olan bir kanunla Alevilerin inanç özgürlüğünü görmezlikten gelmek...

Düşündürücü değil mi Sayın Başbakan?..

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89