• BIST 89.955
  • Altın 145,546
  • Dolar 3,5984
  • Euro 3,9105
  • İstanbul 8 °C
  • Diyarbakır 12 °C
  • Ankara 9 °C
  • İzmir 14 °C
  • Berlin 7 °C

Başbakan yarın ‘kestik’ dese...

Alper Görmüş

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yarın hiçbir gerekçe göstermeden çözüm sürecini gündemden kaldırdıklarını ilan etse, “kestik” dese, gazeteler ne yaparlar? Nasıl bir tavır alırlar?

Sorum, çözüm sürecine muhalefet eden, onu bir kaşık suda boğmak isteyen medya kesimine değil... Çünkü onlar on sene önce de, beş sene önce de, bir sene önce de öyleydiler, tutarlıydılar...

Sorum, süreci destekleseler de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) bazı uygulamalarına muhalefet eden geleneksel (eski) merkez medya kesimine de değil...

Sorum, hükümetle uyum içinde bir yayıncılık yapan paralel (yeni) merkez medya kesimine...

Benim bu soruya cevabım şöyle: Bugün söylenenler, savunulanlar bir günde unutulur ve hükümetin belirleyeceği “yeni Kürt politikası” çerçevesinde yeni bir editoryal çizgi benimsenir.

Haksızlık ettiğimi mi düşünüyorsunuz, o zaman hatırlatıyorum: Daha dört beş ay önce, bu kategorinin en tipik ve en şedit temsilcisi olan gazete, çözümün ancak diyalogla mümkün olabileceğini savunanların listelerini yayımlıyor, bunların (ki çoğu şimdi âkil insan) susturulmaları gerektiğini söylüyordu. (İroniye bak: Bu gazetenin en mühim adamı da şimdi yedek listeden âkil insan oldu!) Sadece o gazete değil, paralel (yeni) merkez medyanın öbür gazeteleri de Başbakan’ın milliyetçi çıkışlarına yönelik en küçük bir eleştirel ton içermeyen yayın çizgisini yürütüyorlardı.

Bu hep böyle oldu... Bu kategoriden gazetelerin hiçbir zaman “ilkesel” bir pozisyonları olmadı... Hükümet hangi zikzakları çizdiyse, onlar da o zikzakları çizdi.

Bugün konumuz Kürt sorunu ve çözüm süreci ama, sanmayın ki bu zikzaklar sadece bu konuda çiziliyor; hayır, her konuda çiziliyor...

Paralel (yeni) merkez medyanın “partner” sorunu

2011 haziranında kaleme aldığım üç yazıda bu medya öbeğinin “partner sorunu”nu ele almış ve işinin, partneri “devlet” olan geleneksel (eski) merkez medyaya kıyasla daha zor olduğunu şöyle anlatmıştım:

“Gelin bir metafor oluşturalım, geleneksel (eski) merkez medyayı ve paralel (yeni) merkez medyayı partnerleriyle, yani devletle ve hükümetle dans eden iki dansçı gibi
düşünelim...

“Partnerler açısından baktığımızda, paralel (yeni) merkez medyanın durumu çok daha güç görünüyor. Çünkü devlet, dans ederken hangi figürleri kullanacağını önceden ilan ediyor ve bunları katı bir biçimde uyguluyor. Mesela diyor ki, komünizme geçit yok, bölücülüğe geçit yok, irticaa geçit yok! Basit, anlaşılır, kesin figürler! Ve kolay kolay değişmiyor. Dolayısıyla, partneri olan geleneksel (eski) merkez medya ikide bir güç durumda kalmıyor, devletle dansını otomatiğe bağlanmış gibi sürdürebiliyor, böylece ‘tutarlı’ bir yayın çizgisine sahipmiş izlenimi yaratabiliyor.

“Oysa paralel (yeni) merkez medyanın işi o kadar kolay değil. Onun partneri siyasetçiler olduğu için, dans sırasında ikide bir değişen ‘figür’ler karşısında zor durumda kalıyor; aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık vaziyeti hâsıl oluyor. (...) Yani, siyasal planda, ilkesel bir pozisyondan ziyade hükümetin ihtiyaçlarına göre değişebilen zikzaklı bir çizgiyle karşılaşıyoruz sık sık...”

Kürt meselesindeki zikzaklar

Yukarıda, bugün hükümet “çözüm sürecini kestik” dese, yarın yeni merkez medyanın derhal “yeni doğru”yu benimseyeceğini, bir gün önce yazdıklarını unutacağını söylemiştim...

Beş ay önceki gazetelerle bugünküleri karşılaştırmak dahi bunu görmeye yeter ama, biliyoruz ki bu işler 2007’den beri böyle olageldi... Bütün o süreçleri 2011 haziranındaki yazılarda ayrıntılarıyla anlattım, isterseniz dönüp onlara bakabilirsiniz...

Böyle bir yayıncılık iktidarın hoşuna gidebilir, fakat o yayıncılığı sürdüren yayın organlarının inandırıcılığını berhava eder...

Gazete okurlarının hükümeti destekleyen bölümü için de geçerlidir bu. Onlar, bu kadar zikzağı siyasetçiler için kabul edebilirler fakat gazeteciler için etmezler.

Okur nezdinde bu yönde biriken memnuniyetsizlikler bir gün mutlaka kuvveden fiile çıkacaktır.

*

NOT: Âkil insanlara yürütecekleri mesaide başarılar diliyorum. İnşallah onların da gayretiyle içinde bulunduğumuz süreci kazasız belasız sona erdiririz.

***

‘Kanlı Çukur’ bize ne anlatıyor?

Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve beş kişiyi taşıyan helikopterin 25 Mart 2009’da düşmesinden sonra olayın kaza mı yoksa suikast mı olduğu tartışmaları hiç kesilmedi, çünkü ortada çok ciddi kuşkular vardı.

Olayın perde arkasını izleyen gazetecilerin başında gelen Cihan Haber Ajansı’ndan (CİHAN) Köksal Akpınar’ın geçtiğimiz hafta piyasaya çıkan kitabı Kanlı Çukur, olayın görünen ve görünmeyen yüzlerini ayrıntılı bir biçimde anlatan esaslı bir gazetecilik çalışması...

Akpınar’ın olaya dair nihai kişisel değerlendirmesi şöyle: “Olayın Uluslar arası bir operasyon olduğunu düşünüyorum. Eldeki bulgu ve belgeler bu yönde. Bu dosyayı yakından takip eden bir gazeteci olarak bunu söyleyebilirim.” (Zaman, 31 Mart 2013)

Akpınar’ın bir gözlemi de “devlet”in bu olayı aydınlatmak için dikkate değer bir gayret gösterdiği yönünde... Ben de aynı kanaatteyim ve eğer bu bir cinayetse, bu gayretin, sonraki muhtemel cinayet girişimlerinin organizatörlerini düşünmeye sevk edeceğine inanıyorum. (Aynı gayret Hrant Dink cinayetinde de sergilenebilseydi, karanlık organizatörler bu etkiyi çok daha yoğun bir biçimde hissedeceklerdi.)

Köksal Akpınar’ın kitabından “fışkıran” bilgileri, çelişkileri hesaba katıp da 2009’da yaşanan şeyin bir kaza olduğuna inanmaya devam etmek hayli zor görülüyor, kitabı okuyunca sizin de aynı kanaate ulaşacağınıza hiç şüphem yok.

Gazeteci İsmail Güneş’in kırık çenesi

Köksal Akpınar’ın, giriştiği gazetecilik takibinde ortaya çıkardığı gerçeklerden biri benim de çok ilgimi çekmiş, oradan yola çıkarak ben de kafamdaki soruları 2011’de kaleme aldığım iki yazıyla sizinle paylaşmıştım...

Sözünü ettiğim gelişme, Akpınar’ın, olaydan iki yıl sonra ulaştığı gazeteci İsmail Güneş’e ait otopsi raporuydu... Rapor, olaydan beş gün sonrasının tarihini taşıyordu: 30 Mart 2009...

O güne kadar, Güneş’in sadece bacağının kırık olduğu biliniyordu, fakat raporda alt çenesinin de kırık olduğu yazılıydı. Yani iki yıl boyunca Güneş’in alt çenesinin kırık olduğu medyadan gizlenmişti.

Akpınar’ın yayımladığı raporu okuduktan sonra olay günlerine geri dönüp o günlerde gazetelerin İsmail Güneş’in otopsi raporunu nasıl yansıttıklarına bakmıştım... Haberleri üç ajans (AA, DHA ve İHA) geçmişti ve üçü de çene kemiği kırığından söz etmiyordu. Belli ki muhabirler raporu görmemiş, raporu okuduğunu söyleyen birinden almışlardı bilgileri... Bu, açık bir dezenformasyondu...

Köksal Akpınar kitabında bu dezenformasyonun önemini şöyle anlatıyor:

“Alper Görmüş’ün tespitinden sonra kamuoyunun hatta olayı takip eden gazetecilerin bile uyutulduğunu anlayabiliyoruz. Eğer o gün ‘çene kırığı’ bilgisi gizlenmemiş olsaydı ana haber bültenlerindeki konu İsmail Güneş’in kırık çene ile nasıl konuştuğu olacaktı. Olay sıcağı sıcağına tartışılabilecekti. Kim bilir bu yüzden hangi deliller yok edildi? Bugün bunu çok daha iyi anlayabiliyorum ve üzülerek söylüyorum ki, Gazeteci İsmail Güneş’i öldürdüler veya ölüme terk ettiler.

Kanlı Çukur
, bu türden, “ne bu ya” dedirten sorularla dolu... Fakat ne yalan söyleyeyim, belki olaya o noktadan dâhil olduğum için, ben en çok o gün üç ajansa İsmail Güneş’in otopsi raporuyla ilgili bilgi veren ve çene kemiği kırığını gizleyen “kaynağı” merak ediyorum...

Umarım, üzerinde 16 aydır gizlilik kaydı bulunan dosyada bu sorunun cevabı da vardır.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89