• BIST 90.383
  • Altın 145,017
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 10 °C
  • Diyarbakır 14 °C
  • Ankara 12 °C
  • İzmir 18 °C
  • Berlin 12 °C

Barışı istemek..

Orhan Miroğlu

Kürt meselesi ve çözüm söz konusu olduğunda, aklımıza nasıl eserse öyle takılıyoruz.

Bazen akil adamlar bu işi çözer diyoruz, bazen çok seyahat edebilen arkadaşlarımızın seyahatten döndükten sonra önümüze koydukları bilgilere güvenip, dünya deneyimlerini tartışıyoruz.

Ama bu bilgiler ve deneyimler, çoğu kez Türkiye’de yaşananlarla pek benzerlik göstermeyince, arızanın aslında Türkiye “deneyimini” öğrenmeden, İrlanda’ya bakmaktan geçtiğini fark edemiyor ve yanlış sonuçlara yol açacak yanlış önermelerde bulunuyoruz.

Bir kısmımız, Başbakan’ın bir Tony Blair, Gonzáles veya de Klerk kadar cesur olmadığı için ülkeye barış gelmediğini düşünüyor.

Bir kısmımız, Kürt hareketinin kendine özgü dinamiklerini ve koşullarını gözardı ediyor, “Şu Kürtler’in bir Gerry Adams”ları bile yok, Öcalan da Mandela’ya pek benzemiyor” diye kestirip atıyor.

Tartışmalar şimdi de Leyla Zana’nın girişimiyle, “Başbakan çok güçlü, isterse çözer” noktasına gelip takıldı.

İrlanda’ya Güney Afrika’ya gitmedim, ama dünyadaki kimi etnik sorunları ve bu sorunların çözümü için ortaya konan çabaları, acaba bizde yolunda gitmeyen nedir diye merak ettiğim için, öğrenmeye epey gayret ettim.

İrlanda barış sürecinde İrlandalıların çıkıp ta, “bu sorunu isterse Tony Blair çözer” gibi siyasi manada hiçbir şey ifade etmeyen bir söylemin gölgesinde, “barış rehavetine” çekilmiş görünüp aslında savaşla meşgul olmaya devam ettikleri bir dönemi hatırlamıyorum.

Böyle bir görevi, yani barış misyonunu Basklıların da sadece Felipe Gonzáles’e yüklemediklerini, Güney Afrikalıların da, de Klerk isterse Güney Afrika’ya barış gelir demediklerini biliyorum.

Barış, bir lider bir sabah vakti uyandığında, “benim ülkem bu savaşa doydu artık, sevgili yurttaşlarım, bu sabahtan geçerli olmak üzere barış ilan ediyorum!” dediği için gelmez.

Barış bir ülkeye, bastırılmış, yok sayılmış, inkâr edilmiş siyasi ve kültürel haklarını; silahlı mücadeleyle elde edebileceğine inanmış, bu inancının gereği olarak yıllarca savaşmış grupların ve bu hak taleplerini yine silahla ve şiddetle bastırabileceğine güvenen devletlerin, karşılıklı olarak artık silahlı mücadele ve silahlı bastırma yöntemlerine inanmaktan vazgeçmeleriyle gelir.

Derin mezhep çatışmalarının tetiklediği İrlanda sorununda, barış hayal olmaktan çıkıp gerçeğe dönüştüyse, İngiliz devlet adamları tek başlarına barışı istedikleri için değil, ama onlarla beraber İrlandalılar da barışı istediği için oldu.

Güney Afrika’da barış olduysa, ırkçı yönetimin lideri, salt de Klerk istediği ve çok güçlü olduğu için değil, siyahların lideri Mandela da barışı istediği ve hayatının yarısını cezaevinde geçirmiş bir lider olarak, “günün dehşetine kapılmadan, ileriye bakmayı” başardığı ve bu düşünceyi halkına tavsiye ettiği için oldu.

Nitekim dünya her iki liderin hem Mandela hem de Klerk’in barış için gösterdikleri çabayı takdir etti ve barışın gerçekleştiği yıllarda, Nobel Barış Ödülü her ne kadar Mandela bundan pek memnun kalmadıysa da, her iki lidere birden verildi.

Güney Afrikalı siyahlar, kuşkusuz barış için bir muhatapları olduğunu biliyorlardı. Muhatapları barışa ikna olmadan, muhataplarına barış için güven vermeden, Güney Afrika’ya barışın gelmeyeceğini de biliyorlardı.

Ama barışın, uğruna hâlâ savaşın göze alındığı uygun talepleri ihtiva eden bir çeşit dilekçeyle ve “güçlü bir lidere müracaat” yoluyla gerçekleşmeyeceğinin de farkındaydılar.

Dünyanın çeşitli barış deneyimleri, eğer gerçek bir barışla sonuçlanmışsa, bunun sebebi, savaşan tarafların, artık savaşla elde edilebilecek bir şeyin olmadığını samimiyetle görmüş olmalarıdır.

Ama bunu görmek de yetmez. Değişen şartların bir gereği olarak bu gerçeği muhatabınızın açıkça anlayabileceği bir barış diliyle ifade etmeniz de gerekir. Muhatabınızın barış için sizinle oturacağı masadan, eğer sonuç alınmazsa, ona yeniden savaş açmayacağınızdan, onun askerini, polisini, gerillasını öldürmeyeceğinizden emin olması gerekir.

Tabii ki barış tek taraflı bir siyasi iradeden geçmez.

Uzun sürmüş çözümsüzlük ve çatışma yıllarından kalma etnik hınç ve öfkenin dinmesi gerekir.

Tarafların, bu maziye ait siyasi deneyimin ve kültürün bir sonucu olarak oluşmuş grupları, “kanımızın son damlasına kadar..” diyen grupların tehditlerini ve savaş çığlıklarını etkisizleştirmeyi bilmesi ve bu inanca sahip grupları durdurması gerekir.

Hem İrlanda’da hem Güney Afrika’da hem İspanya’da, tam da barış ikliminin oluştuğu, barışmaktan başka yolun kalmadığının herkes tarafından görüldüğü bir zamanda, “kanımızın son damlasına kadar..” diyen grupların sayısı hiç de azımsanacak gibi değildi.

İrlanda’da “Gerçek İRA” diye bir oluşum bile vardı.

Savaşan tarafların barışa hazır olmadığı bir süreçte, tarafları barışa ikna edebilecek olağanüstü bir siyasi irade veya tek başına ve “istediği için” barışı tesis edecek bir muktedir lider aramak boşunadır.

Bir ülkeye barış ancak savaşan tarafların barışa inanmasıyla gelir.

Dünya deneyimleri, savaşan grupların bu inanca telkin yoluyla değil, ancak kendi savaş tecrübeleriyle yüzleşmeleri ve yeni bir durum muhasebesi yapmalarıyla ulaşabileceklerini gösteriyor.

Bu muhasebeyi henüz yapmaktan çok uzak olan grupların ve onlara karşı “savaşmaktan başka çare yok” inancını koruyan devletlerin barış yapması mümkün değildir.

Kıssadan hisseyi de, yaşananlara bakıp siz çıkarın lütfen..
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89