• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 12 °C
  • Diyarbakır 18 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 22 °C
  • Berlin 13 °C

Barış, zafer, Roni ve ben...

Alper Görmüş

Kürtler üzerindeki ahlaksız, vicdansız, insafsız baskının bir aşamasında, onlar adına ortaya çıkan birilerinin, devlete “soyun o zaman dövüşeceğiz” diye meydan okumasının meşruiyetini ve bu meşruiyetin sınırlarını tartışıyorduk. (Bak. 24 ağustos tarihli, “PKK’da olmayan şey: şehâmet” başlıklı yazım.)

Tahmin ettiğim gibi, “sınırlar” meselesinde maraza çıktı, epeyce mektup aldım, bu arada arkadaşım Roni Margulies de o noktadan beni eleştiren bir yazı kaleme aldı (“Soyun öyleyse dövüşeceğiz”, Taraf, 25 ağustos).

Bu yazının konusu işte bu “maraza” ama, oraya gelmeden önce denklemin birinci kısmı (meşruiyet faslı) ile ilgili olarak tavrımı bir kez daha belirtip geçeyim...

Daha önce defalarca yazdığım gibi, içinde bulunduğumuz kavgayı başlatan irade her ne kadar PKK olsa da, kavganın başlamış olmasında asıl sorumluluğun devlete ait olduğuna inanıyorum. Serdar Kaya, son yazısında (Taraf, 2 eylül), İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin başlangıç cümlelerinden birine dayanarak bunun neden böyle olduğunu çok güzel anlattı:

“Birleşmiş Milletler tarafından 10 Aralık 1948 tarihinde onaylanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi metninin hemen ilk cümlesinde, şöyle bir ifade yer alır: ‘İnsan şayet zorbalık ve baskıya karşı son çare olarak başkaldırıya yönelmeye mecbur edilmeyecek ise, insan haklarının hukukun üstünlüğü ile korunması gerekir.’ Bu ifadeden kasıt şudur: Baskı gören insanlar, bir noktadan sonra başkaldırmaya yönelirler. Ancak, insanları buna mecbur kalacakları bir çaresizlik içinde bırakmak doğru değildir. Dolayısıyla, insan haklarını koruma altına almak ve işin o noktaya gelmesini baştan önlemek gerekir.

“İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ndeki bu ifade, dikkat edilecek olursa, başkaldıran insanları suçlamaz. Aksine, hayat hakları hiçe sayılan, sadistçe işkencelere maruz bırakılan, kültürel mirasları sistemli olarak yok edilen insanların bir noktada başkaldıracak olmalarını doğal görür.”

Kavganın meşruiyeti... Nereye kadar?

Artık denklemin ikinci bölümüne, yani “sınırlar” meselesine gelebiliriz...

Roni’nin itirazını aktarmadan önce, onun itirazına yol açan cümlelerimi aktarayım...

Hatırlayacaksınız, devletle Kürtlerin karşılıklı pozisyonlarını anlatırken, bir asilzade ile en temel insani hakları (mesela asilzadenin toprağında birkaç dakikalığına soluklanması) o asilzade tarafından gasp edilen bir köy papazı metaforuna başvurmuş; papazın, sürecin bir aşamasında kavga için soyunmaya başlaması durumunda onun suçlanamayacağını teslim ettikten sonra, “nereye kadar” sorusunu sormuştum. Cevabım şöyleydi:

“Yoksul köy papazının kavgasının meşruiyeti ne zaman irtifa kaybetmeye başlar?

“Bu sorunun cevabı şöyledir: Kavgayı başlatmasına yol açan haksız fiil ortadan kalktığı zaman... Yani yürüdüğü topraklarda istediği zaman istediği kadar dinlenmesinin onun hakkı olduğunun teslim edilmesine kadar...

“Peki, ya papaz bu arada bazı ilave talepler geliştirdiyse, onların da yerine getirilmesini istiyorsa ve bu taleplerini gerçekleştirmek için önüne gelen asilzadeye saldırıyorsa?

“Bu durumda karşı tarafın tavrına bakmak gerekir... Karşı taraf, ‘Bunların hepsini konuşabiliriz, fakat önce şu saldırılarını durdurman gerekiyor’ diyorsa, o noktaya gelmişse, işte o zaman papazın ‘soyun o zaman, dövüşeceğiz’inin meşruiyeti ölümcül bir darbe almış demektir. Bu noktadan sonra şiddette ısrar etmek, sadece sahibine zarar verecektir.

“Bugünün Türkiye’si (hiç şüphesiz başta PKK’nın tarih sahnesine çıkışı olmak üzere) çok sayıda etkenin rol oynaması neticesinde ‘Bunların hepsini konuşabiliriz, fakat önce şu saldırılarını durdurman gerekiyor’ noktasına nihayet gelmiş durumda...

“Dolayısıyla bu andan itibaren, Hüseyin Aygün’e dağdaki genç PKK’lıların dediği gibi şiddetin meşruiyeti kalmamıştır.”

Önce ölçüde anlaşmak gerekir

Roni, “Kürt sorunu hakkında yazı yazanlar arasında en güvenerek okuduklarından biri” olsam da (teşekkürler Roni), bu kez benimle farklı düşündüğünü yazdı.

Devlet “Bunların hepsini konuşabiliriz” demiş olsa, “o noktaya gelmiş” olsa benim gibi düşüneceğini söyleyen Roni, “Dedi mi. O noktaya geldi mi” sorularını soruyor ve “hayır, gelmedi” cevabını veriyor.

Roni, ölçü olarak da Başbakan Erdoğan’ın 21 yıl önce Refah Partisi İstanbul İl Başkanı’yken hazırlattığı “Kürt Sorunu ve Çözüm Önerileri” adlı rapordaki bazı maddeleri kullanmaya hazır olduğunu söylüyor, Taraf’ın bir gün önce yayımladığı rapordaki bu maddeleri aktarıyor ve bunların hiçbirinin henüz yerine getirilmediğini hatırlatıyor.

Burada raporun ayrıntısına girmeyeceğim, gerçekten de çok radikal önerilermiş, ayrıca Roni, bunların yerine getirilmediğini söylerken de haklı.

Fakat Roni’nin, bu maddeleri aktardıktan sonra sorduğu bir soru ve yaptığı bir yorum var ki, “kavga”nın şu anda da meşru olup olmadığına dair tartışmamızda bambaşka ölçülere sahip olduğumuzu gösteriyor.

Şöyle diyor Roni:

“Bunlardan bir tek tanesi gerçekleşti mi? Gerçekleşmedi. (...) Dövüşmeye son vermek için istenen şeyler dün de bunlardı, bugün de bunlar.”

Farklı ölçüler kullandığımızı söylerken kast ettiğim şey şu:

Roni, kavganın meşruiyetinin sınırını “taleplerin kabul edilmesinde” görüyor, ben ise “taleplerin siyaset meydanında dile getirilebilmesinde” görüyorum.

Yani Roni diyor ki, kavgayı haklı bir konumdan başlatan güç, kavgayı taleplerinin kabul edilmesinden sonra da sürdürürse, kavgası o andan itibaren gayrı meşru bir karakter kazanır.

Ben de diyorum ki, kavgayı haklı bir konumdan başlatan güç, taleplerini şiddete başvurmadan dile getirebilme imkânına kavuştuktan sonra da sürdürürse, kavgası o andan itibaren gayrı meşru bir karakter kazanır.

Bence Roni her şeyden önce “kavganın meşruiyeti” konusunda hangi ölçüyü kullanacağına karar vermeli... Yukarıda, her talebin dile getirilebildiği bir ülkede kavgaya devam etmenin meşruiyetinin olmayacağını kabul ediyordu, fakat hemen ardından “taleplerin hiçbiri yerine getirilmediği” için kavganın meşru olduğunu söylüyordu.

Hüseyin Çelik: “Bölünmeyi de konuşabilirler”

Tartışmada ilerleyebilmek için, Roni’nin, benim kullandığım ölçüyü kullanarak vardığı sonucu esas alalım... Vardığı sonuç şu (mealen):

“Devletin ‘bunların hepsini konuşabiliriz’ dediği falan yok, dolayısıyla Alper’in ölçüsünü kullansak dahi, PKK’nın başlattığı kavganın günümüzde artık meşruiyetini yitirdiğini söyleyemeyiz.”

Ben, başta Başbakan ve İçişleri Bakanı olmak üzere hükümetten gelen sert, nobran çıkışlara bakarak bir değerlendirme yapmanın yanlış olduğunu düşünüyorum ve Roni’nin de öyle yaptığı için böyle bir sonuca vardığı kanaatini taşıyorum.

Ben, “zafer” değil “barış” isteyen biri olarak, bunlardan çok AK Parti kanadından, hem de temsil niteliği olan siyasetçilerin “teröre başvurmamak” koşuluyla Kürt siyasetinin her şeyi söyleyebileceği bir siyasi vasatı kabule hazır olduklarını dile getirmelerini önemsiyorum.

Birini ve en tazesini burada hatırlatayım...

Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Sözcüsü Hüseyin Çelik
, 31 ağustos gecesi CNNTürk’teki “Aykırı Sorular” programında Enver Aysever’in konuğu idi... Çelik, bazı milletvekillerinin Kürt meselesinde dile getirdikleri görüşlerin kendi kişisel görüşleri olduğunu, partiyi bağlamayacağını, kendisinin ise parti adına konuştuğunun altını birkaç kez çizdikten sonra kelimesi kelimesine şöyle dedi:

“BDP’li milletvekilleri, Abdullah Öcalan’ın bütün fikirlerini gelip Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde dile getirebilirler. Bu, düşünce özgürlüğü kapsamındadır. Ancak, bir şartla: Terörü kutsamadan, terörü meşrulaştırmadan, terörü bir ifade vasıtası, bir çözüm aracı olarak görmeden... Şiddeti ve kaba kuvveti asla çağrıştırmadan, ima etmeden bunu yaparlarsa anadilde eğitimi de konuşabilirler, bölünmeyi de konuşabilirler.”

Roni bana kızarsa kızsın, iktidar partisinin “bütün taleplerin dile getirilebildiği bir siyasi ortam” konusunda kendisini bu netlikte bağladığı bir ülkede, talepleri silah zoruyla elde etmeye çalışmanın meşruiyeti hakikaten yoktur.

Yapılması gereken şey, hiç değilse bu çağrının samimiyetini test etmeye yetecek kadar bir süreyle elini silahtan çekmek ve silahın değil siyasetin diliyle konuşmaya başlamaktır.

Fakat, dediğim gibi, bunun için “celadet” yetmez, “şehâmet” gerekir. (Celâdet: bahâdırlık, kahramanlık, yiğitlik... Şehâmet: zekâ ve akıllılıkla berâber olan cesâret, yiğitlik Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat.)

  • Yorumlar 9
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89