• BIST 90.383
  • Altın 145,141
  • Dolar 3,6152
  • Euro 3,9060
  • İstanbul 12 °C
  • Diyarbakır 17 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 21 °C
  • Berlin 13 °C

'Balyoz'un davası ve hakikati

Alper Görmüş

Balyoz davasının yeniden ele alındığı mahkemeye mütalaasını sunan savcı, sanıkların tümünün beraatini talep etti, mahkeme de bu talebe katılarak sanıkların tümünün beraatine hükmetti.

Savcı, talebini, davanın başından itibaren büyük tartışmalara neden olan ‘dijital deliller’in delil olma vasfını kaybettikleri gerekçesine dayandırdı. Savcıya göre, “Sanıklarla suça konu dijital veriler arasında bağ kurulması mümkün değil”di.

Sözü edilen dijital deliller, üç CD’de toplanan ve tamamının üst verileri 2003 yılına ait word dokümanlardı. Yani, bu dosyalar 2003’te oluşturulmuştu ve bir daha hiç üzerlerinde oynanmamıştı.

 ‘Zamanlama çelişkileri’

Fakat iddianamenin Temmuz 2010’da mahkeme tarafından kabul edilmesinden sonra sanık avukatları, bu word dokümanların bazılarında 2003’ten sonraki tarihlerde ortaya çıkmış bazı somut verilerin, bulguların vb. yer aldığını gösterdiler. Mesela 2007’de faaliyete başlamış bir derneğin 2003 tarihli dijital dokümanlarda yer alması gibi... Bunlara ‘zamanlama çelişkisi’ dendi ve dava sürecinde bunların sayısı çoğaldı.

Sanık avukatları, savunma çizgilerini bu ‘zamanlama çelişkileri’ üzerine kurdular. Avukatlara göre, bu durum dijital delillerin müvekkilleri tarafından 2003’te oluşturulduğu iddialarını çürütüyordu. Bu dijital dokümanlar, 2009’dan sonraki bir tarihte bir ‘çete’ tarafından oluşturulmuştu; çete’, 2003’a ait bilgileri toplamış, bunları kullanarak bir darbe planı yazmış ve müvekkillerini de bu planın içine yerleştirmişti.

Bu savunma çizgisi kamuoyunda yaygın bir destek buldu, çünkü ‘zamanlama çelişkileri’ni izah edebiliyordu. Askerlerin 2003-2004’teki siyasete müdahale heveslerine dair ‘görünür gerçek’ ne olursa olsun, bu zamanlama çelişkileri izale edilmeksizin, Balyoz davasından yargılanan askerlerin mahkûm edilebilmeleri gerçekten de zor görünüyordu.

Gölcük’ten sonra

Davanın ilk döneminde ben de aynı kanaatteydim:

“Bu zamanlama çelişkileri, mahkemeyi, belgelerin sonradan ‘üretilmiş’ olduğuna karar vermeye sevk edebilecek kadar ciddidir; meğerki savcılar bunların nereden kaynaklandığını izah edebilsinler...” (Taraf, 28 Aralık 2010)

Savcılar izah edemediler, fakat 2010’un Aralık ayında tıpatıp aynı belgeler bu defa Gölcük Donanma Komutanlığı’nın istihbarat biriminde döşemenin altına gizlenmiş olarak bulununca, sanık avukatlarının başlangıçta ikna edici olan açıklama tarzları da su götürür hâle geldi.

Bir ‘çete’nin 2009’da oturup 2003’e dair bir darbe planı ‘yazdıkları’ biçimindeki tezin ikna gücü Gölcük belgelerinden sonra azalmıştı ama teorik olarak mümkün kalmaya devam ediyordu.

Bir ihtimal daha var

Fakat Gölcük belgeleri sadece buna yol açmamış, bir başka ihtimali de düşündürür hâle getirmişti: Word dokümanlarda sonraki yıllarda yapılan değişikliklerin bizzat sanıklar tarafından yapılmış olması ihtimalini...

Bir ‘çete’nin altı yıl öncesine dair, içinde 20 bin civarında somut ismin ve kurumun geçtiği bir plan hazırlayıp bununla Türk Silahlı Kuvvetleri’ni (TSK) hukuk önünde mahkûm ettirmeye giriştiği iddiası bana da ikna edici gelmiyordu. O nedenle, yukarıda sözünü ettiğim ihtimal üzerinde düşünmeye başladım ve 2010’dan sonraki yazılarımda bu ihtimali şöyle formüle ettim:

“Darbenin hafızasını her daim taze tutmak için CD’deki dosyalarda yer alan bilgileri sürekli güncelliyorlardı. Yeni bir bilgi girdiklerinde ise bilgisayarın tarihini bir istihbarata karşı koyma tekniği çerçevesinde manuel olarak eskiye ayarlıyorlardı. Ki böylece, ola ki belgeler deşifre olduğunda, ‘zamanlama çelişkileri’ni öne sürerek ‘her şey sahte, her şey senaryo’ iddiasını öne sürebilsinler...”

Yıllardır öne sürdüğüm bu ihtimal (evet, her zaman ‘ihtimal’ dedim), neden gerçek olamayacağına dair hiçbir zaman hiçbir şey söylenmeksizin tükürüklere boğuldu. Halbuki ilk dile getirdiğimde, bizzat Pınar Doğan ve Dani Rodrik şöyle yazmışlardı:

“Bu tuhaf senaryo gerçekleşmiş olsa dahi, belge ve CD’lerin üstverileri değiştirilmiş olduğundan ve belgelerin gerçekte ne zaman en son kaydedildiğini yansıtmadığından hukuki olarak delil kabul edilmeleri zaten mümkün değil.”

Şimdi ortaya çıkan savcı mütalaası ve mahkemenin beraat kararı işte bu yoruma dayanıyor.

Mahkemenin ve Yargıtay’ın gerekçesi

Peki, Balyoz davasına bakan birinci derece mahkemesi ve Yargıtay neden bu yoruma itibar etmedi ve dijital verileri neden delil olarak kabul etti? Gerek mahkemenin gerekse de Yargıtay’ın gerekçelerine baktığımızda, mahkûmiyete hükmeden yargıçların, bu ‘zamanlama çelişkileri’ni sanıkların ‘bilerek ya da bilmeyerek yaptıkları hatalar’a bağladıklarını görüyoruz. Çünkü mahkemeye göre, belgelerin altı yıl sonra bir ‘çete’ tarafından düzenlenmiş olması “hayatın olağan akışına uygun değil”di. Yargıtay’ın gerekçesinden izleyelim:

"Rakamsal olarak bakıldığında, yaklaşık 5 bin subay ve astsubayın adlarının, özel operasyon ve sorgulama timlerinde, sıkıyönetim mahkemelerinde, gözaltı timlerinde, kamu kurum ve kuruluşlarında, özel hastaneler ve ilâç depolarında, gümrüklerde vs. kullanılacak personel olarak sıralandığı; ayrıca 13 bin sivil kişinin görev yerleri ve bazı kişisel bilgileriyle, 2 bin tüzel kişinin de adreslerinin belirlenmiş kategoriler içinde listelendiği görülmektedir. Toplam 20 bin gerçek kişi ve kurumu ilgilendiren 2003 yılına ait bilgi ve değerlendirilmelerin, ileri sürüldüğü gibi tamamen kurgulanmış, asılsız ve sahte olduğu yönündeki savunmalar, dosya kapsamına ve hayatın olağan akışına uymamaktadır. Yapılan çalışmaların kapsamı ve ayrıntıları, sanıkların görev, unvan ve çalışma alanının uyumu, yıllar öncesine ait (2003'e ait) geniş bir sahayı ilgilendiren detaylı bilgilerin, yıllar sonra bu çap ve içerikte kurgu olarak hazırlanamayacağını göstermektedir.”

Yargıtay’ın gerekçesinin de öyle kolayına reddedilebilir bir gerekçe olmadığı ortada... Fakat yine de, madem dijital veriler üzerindeki oynamayı kimin ya da kimlerin yaptıkları ortaya çıkarılamamıştır, bu durumun sanıkların lehine hukuki sonuç doğurması kabul edilmelidir.

Dijital delillerin delil niteliğini kaybetmesinde, soruşturma sürecini kendi cemaatsal çıkarları doğrultusunda manipüle etme çabası içinde olanların katkılarını da unutmamak gerekir; bu davanın murdar edilmesinde hiç kuşkusuz esas pay sahibi onlar.

Dün itibarıyla idrak ettiğimiz hukuki sonucun toplumsal algıda neye yol açacağı açık: Davaların başından beri “2002’den sonra seçilmiş hükümete karşı hiçbir gayri meşru girişim olmadı, her şey senaryo, her şey tertip” propagandasını yürüten ve doğrusu hayli de etkili olan kesimlerin elinde artık hukuki bir belge de var.

Öte yandan, seçilmiş hükümete karşı hiçbir müdahale girişiminde bulunmadıkları halde kendilerine ‘kumpas’ kurulduğu duygusu toplumda kök saldıkça, askerlerin yeni dönemde nasıl bir performans sergileyeceklerini hep birlikte izleyeceğiz.

Son olarak: Beraat kararı, sadece tartışmalı dijital delillerden mahkûm olanları değil, 5-7 Mart 2003’teki plan seminerini de kapsayacak şekilde çıktı.

Kararın bu yanı hiç kuşkusuz tartışılacak.

Şimdinin görevi

Beraat kararının önemli bir unsuru da, mahkemenin ‘kumpası kuranlar’la ilgili olarak suç duyurusunda bulunmuş olması...

Yeni soruşturmayı yürütecek olan adli mekanizma ve siyasi irade bundan sonra ne yapacak? Burada turnusol sorusu şudur: Sanık ailelerinin de talebi doğrultusunda ‘kumpas’ı hazırlayanların açığa çıkartılması için gerçek bir çaba yürütülecek mi, yürütülmeyecek mi?

Bu yönde gerçek bir çaba içine girecek savcıların hızla sonuç alacağını, sırf Yargıtay’ın ‘kanaatini’ belirtirken verdiği rakamlara bakarak dahi öne sürebiliriz. Öyle ya, 2009’da harekete geçen ‘çete’, 2003’e dair binlerce isim ihtiva eden bir plan yaparken ihtiyaç duyacağı verileri ve bilgileri TSK kaynaklarından elde ederken, geride bu faaliyete bir şekilde tanıklık etmiş, huylanmış, şüphelenmiş yüzlerce tanık bırakmış olmalı... Hele şimdi, ülkede böyle bir atmosfer oluşmuşken, zamanında (2009’dan sonra) kendi ordusuna kumpas kurmuş hainleri ele verme fırsatını yakalamış bu insanlar savcıya bilgi vermek için sabırsızlanıyor olmalılar. Hatta, bugüne kadar, hiç değilse hükümetin de ‘kumpas’ söylemine dâhil olmasından sonra neden bu yönde ihbarların yapılmamış olduğu da bir soru olarak duruyor ortada.

Şayet bu gerçekleşmez, ‘kumpas’ı fiilen kuranları açığa çıkarmak için gerçek bir çaba içine girilmezse, işte o zaman izlemekte olduğumuz şeyin, Cemaat’ten darbe yemiş iki gücün; kadim devlet iktidarı güçleriyle yeni devlet iktidarının Cemaat’in çanına ot tıkamak için oluşturdukları ittifakın doğrudan bir uzantısından başka bir şey olmadığı sonucuna varacağız. (Al Jazeera)

Alper Görmüş, gazeteciliğe 1978'de Aydınlık'ta başladı. Nokta ve Aktüel dergilerinde çalıştı. Taraf ve Türkiye gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89