• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 9 °C
  • Diyarbakır 14 °C
  • Ankara 15 °C
  • İzmir 16 °C
  • Berlin 8 °C

Aydınların muhayyilesinde yamuk Kürt/Kürdistan Algısı (1)

Ersin Tek

Zuhdi El-Dahoodi ‘KÜRTLER’ adlı kitabında ‘Ezeli ve Korkunç Gerçekler’i anlatmakla konuya giriş yapar. Biz de Kürtlere dair anlatılan o ezeli ve korkunç gerçeklerle giriş yapalım yazıya. Aksi takdirde yamuk bir Kürt/Kürdistan (sorunu) algısına sahip olan güruhla aynı kapanın içine girer, aynı duruma düşer, aynı ezberleri sayıklarız ve toplumda/aydınlarda mevcut olan yamuk algının nasıl/neden yamuk olduğunu anlayamayız ve de anlatamayız.

‘‘Kürdistan vadilerinde, yanan köylerin dumanı ve oluk oluk akan kanların kokusu yükseliyordu. Biz, yaşamın, özgürlüğün ve mülkün en çok zarar gördüğü bir ülkede bulunuyoruz.’’ Böyle yazıyor Karl May, bundan yaklaşık yüz yıl önce, ‘Vahşi Kürdistan’da adlı romanında.

Ülkesiz ve devletsiz olan bu halk, hiçbir zaman barışa kavuşmadı. M.Ö 700 yıllarında Kafkasya bozkırlarından gelen İskit akınları, Büyük İskender’in seferleri, daha sonra Moğol sürülerinin ve Perslerin baskınları, İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı sonrası felaket dolu sömürgeci politikası, Türkiye, İran ve Irak’ın günümüze dek süren yok etme savaşları sırasında, sürekli olarak Kürt köyleri yakılıp yıkıldı ve oluk oluk kan akıtıldı.’’

Aynı kitaptan okumaya devam edelim, bir Kürt nasıl bir ‘Dağ Türkü’ oluyormuş?

‘‘Alman tarihine Prusyalı Mareşal ve tanınmış strateji uzmanı olarak geçmiş olan Kont Helmut Karl Bernhard von Moltke, Kürdistan’ı 19. Yüzyılın ilk yarısında tanıyan çok az kişiden biridir(bunu çok az kişi bilir). 1835-1839 yıllarında ‘‘Türkiye’de Durum ve Olaylar Üzerine’’ adı altında yazdığı mektuplarında, Kürdistan’ın eski güzelliklerini ve vahşi romantizmini anlatır. Moltke bunları, 30 yaşındayken Türk sultanının askeri danışmanı olarak tanıma fırsatı bulmuştur. Moltke, bu görevle Osmanlıların Türkiye Kürdistanı’nın batı kesiminde bulunan Toros Ordusu kumandasının hizmetine verilmişti. Moltke’nin burada gördükleri ve yazdıkları, bir dağ dünyasının büyüleyici izlenimleriyle ilgili olmakla kalmıyor. Moltke sonuç olarak, ‘‘Hükümet bu halkın duygularına gittikçe yabancılaşıyor’’ tespitinde bulunuyor.

Harput ve Diyarbakır’ın Kürt bölgeleri yaklaşık 50 bin kişilik ordunun bakım ve barınma masraflarını yüklenmekle kalmamıştır. Bu yöreler yağma ve talan ediliyor, yerleşim alanları boşaltılıyor, ordu için gerekli atlar burada temin ediliyor ve ordunun önemli bir kesimi de yöre halkından silahaltına alınıyordu. Moltke bu silahaltına alma eylemini, mektuplarında ‘’Köle Avına’’ benzetiyor.

Ancak bununla yetinilmiyordu. Moltke, bir mektubunda, bir yaralının bakımı için doktor çağırdığını yazıyor. Doktor gelmiş ama yaralıyı gördükten sonra, kafa sallayarak, ‘‘o sadece bir Kürt’’ deyip geçmiştir.

Zengin bir geçmişe sahip Kürt tarihi ve kültürü kütüphanelerden kovulmuştur. Bağımsız beylikler dönemine ait Kürt anıt ve yapıtları yok edilmiştir. … Buna göre Kürtler, tüm diğer Türkler gibi, ‘’Orta Asya bozkırlarında yaşayan Bozkurtlardan’’ türemiştir ve okullarda öğrencilere onların zamanla Türkçeyi ‘‘unuttukları’’ öğretilmiştir.

Böylece Kürtler kendi ülkelerinde yabancı kalmış, dahası yüzyıllardan beri anavatanları olan ülkeleri kesin biçimde ellerinden alınmıştır. Türkler, geçmişi olmayanın bugünü ve yarını olmaz, düşüncesinden hareketle, Kürtlerin tarihini ve kültürünü kendilerine mal etmişleridir. Türklerin ‘‘Dağlı Türkler’’ deyimiyle tüm bir milletin kimliğini yok etmek istemeleri baskı zincirinin sadece bir halkasını oluşturuyor.’’

Moltke bugün Türkiye’ye gelmiş olsaydı, yine böyle bir durumla karşılaşmaz mıydı?

Osmanlı paşalarının, Moltke dönemindeki Kürt aşiretlerini cezalandırma seferleri geçmişe ait bir olgu olmakla kalmıyor. Oradaki koşullar bugün de değişmemiştir, katliamlar, zorbalıklar, aldatmacalar, hakaretler Kemalist devlet eliyle kesintisiz devam etmektedir. Ancak ayrıntıya ilişkin, küçük bir değişiklik olmuştur. Görünüşte küçük, fakat anlamlı olan bu değişiklik, fiziki baskıların yanı sıra, fakat anlamlı olan biçimlerinden biri olan psikolojik baskıyı içeriyor.

Çok yakın tarihte Kürtlere nelerin yaşatıldığını bir de İsmail Beşikçi Hocanın kaleminden okuyalım;

‘‘1970 yılı yaz aylarında Kürdistan’da çok yoğun bir komando harekatı vardı. Silvan, Bismil, Malazgirt, Viranşehir gibi yörelerde, komanda harekatı etkili bir şekilde uygulanmıştı. Güvenlik gücü komandolar, sabaha karşı, köye baskın yapıyor, kadın-erkek, yaşlı- genç herkesi bir meydanda topluyor, tehditler, işkenceler yapıyordu. 50-60 yaşlarındaki erkekleri, yani, gelinleri, damatları, torunları olan orta yaşlardaki erkekler gruptan ayırıyor, onları çırıl çıplak yapıyordu. Sonra, onların erkeklik organlarına ip bağlayıp ipi gelininin veya karısının eline tutuşturuyor, dipçik zoruyla köyde dolaştırıyordu. Kürtler, her türlü işkencenin yanında, bir de, bu işkencelerle, böyle bir hakaretle ve aşağılamayla karşı karşıya kalıyordu. Bu, insanlığa, insanlık değerlerine yapılan bir hakaretti. Kürtler, şüphesiz bunu çok ağır bir hakaret, çok ağır bir aşağılama olarak algılıyordu. 50-60 yaşında olan orta yaşlı bir Kürt erkeğine, “kaç çocuğunuz var?” diye sorduğunuz zaman, 8 der, on der, 13 der. “O kadar çok ki isimlerini bile hatırlayamıyorum, çocukların isimlerini karıştırıyorum” der. 35-40 torunu olduğunu söyler. Bu, bir bakımdan da erkeklik gücüyle övünmektir. Erkeklik gücüyle böylesine övünen bir toplumda, böyle bir cezayı gündeme getiriyorsunuz. Kürt insanı için, Kürt toplumu için, bundan daha ağır bir hakaret, bundan daha ağır bir aşağılama olur mu? Nisan 1970’de, Silvan’da gerçekleştirilen bu operasyonları Devrimci Doğu Kültür Ocakları dönemin Cumhurbaşkanı, Cevdet Sunay’a, bir telgrafla duyurmuş, olayın incelenmesini, sorumlular hakkında dava açılmasını istemişti. O dönemde Başbakan Süleyman Demirel’di.

1980’ler dikkate alındığında, “Neden gerilla oldu?” “Gerilla neden bu kadar kolay ve hızlı bir şekilde kitleselleşebildi?” deniyor. Bu ortamda başka ne olabilirdi?

1990’ların başlarında, kadınlar, gelinler, çocuklarının, bebeklerinin gözleri önünde saçlarından sürüklenerek götürülürlerdi. Genç erkeklere, çocuklarının, eşlerinin gözleri önünde işkenceler yapılırdı. Dedeler, eşinin, gelinlerinin, damatlarının, torunlarının gözleri önünde sakallarından kavranılarak çamurlu yerlere çarpılır, tekmelenirdi. Bütün bu devlet terörü, yasakları korumak içindi.

19 Kasım 2004’de, Kızıltepe’de, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz, babası Ahmet Kaymaz’la birlikte öldürüldü. Polisler, okuldan henüz gelen Uğur Kaymaz’a, okul önlüğü de henüz üzerindeyken, 13 kurşun sıkmışlardı. Bu olayla ilgili davada, polislerin hiçbir ceza almadığı da biliniyor.

10 Ekim 2008’de, Xolxollu (Bingöl) Engin Ceber, İstanbul’da, polis nezarethanesinde, soyadından ve dik duruşundan dolayı işkence yapılarak öldürüldü. 5 Aralık 2009 de, İstanbul’da, Sabri Cirit, Kürt olmasından, Kürtçe konuşmasından dolayı, linç edilerek öldürüldü. Cenazesi toprağa verilmek üzere Bingöl’e gönderildi. 27 Kasım 2007 de de İzmir’de, Baran Tursun, arabasının içindeyken, polis kurşunlarına hedef olarak yaşamını yitirmişti.

Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, Kürtleri dostsuz bırakmış, düşmanlarını çoğaltmıştır. Bugün, uluslararası düzeyde, Kürtlerin, kişiler olarak dostları elbette vardır. Ve bunlar çoğalmaktadır. Ama devletler düzeyinde Kürtlerin bir dostu yoktur.’’

Bütün bu yaşananlara kendi şahitliğimle katacağım sayısızca dram, acı, yaşanmışlık var; çırıl çıplak bir biçimde panzere bağlanıp çarşı merkezinde gezdirilen, organları kesilen gerillaların görüntüleri, aylarca kaybolup cesedi bir çöplükte veya bir dere kenarında paramparça edilmiş bir halde bulunan akrabalarımın, komşularımın görüntüleri ve Müslüman olduğunu iddia eden bu son iktidar döneminde Roboskî’de uçaklarla bombalanarak paramparça edilen gencecik Kürt çocuklarının kararmış cesetlerine, Pozantı’da ırzına geçilmiş çocuklara, KCK safsatasıyla haksız yere mahkûm edilmiş yüzlerce masum insanın görüntülerine toplum olarak tanıklık ettik…

Bütün bunlar orta yerde duruyorken devletin(iktidarın) değiştiğini, olumlu işler yaptığını, yapacağını söylemek inandırıcı ve akıllıca değil...

Yüzyılların acı tecrübesi bunu söylüyor; Ortadoğu’nun kalbi, büyük güçler arasında bir tampon bölge ve sayısız yer altı zenginliğinin sahibi olma talihsizliğini yaşayan Kürdistan, sömürgeci güçlerin iktidar, güç, çıkar çatışmalarının, anlaşmazlıklarının ceremesini çekmekten yakasını sıyıramamıştır tarih boyunca. Kürt beyleri, taktiksel hesaplarla Kürt milletinin, kendi yönetimlerinin çıkarlarını korumak istemiş, taraf olmuş, antlaşmalar imzalamış, direnmiş olsalar da, aldatılmaktan, kandırılmaktan, boyunduruk altına girmekten kurtulamamıştır ve hep başkaldırmak zorunda kalmışlardır. Alınterleriyle suladıkları ülkelerini şimdi kanları ve ödedikleri bedeller ile bağımsızlığa taşımaya uğraşan ve Özyurtlarında yabancılaşan bir ulusun mücadelesini anla(t)mak kolay değildir. Türkiyecilik oynayan çalışan, dillerinden ‘barış’, ‘ortak vatan’, ‘kardeşlik’, ‘demokratik Türkiye’, ‘güçlü Türkiye’, vs. laflarını düşürmeyen aydınların bu mücadeleyi(sorunu) doğru kavradıklarını düşünmüyorum. 

Devam edeceğiz…

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89