• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 12 °C
  • Diyarbakır 18 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 22 °C
  • Berlin 13 °C

'Asya' patentli ırkçılık

Abdullah Can

Yeni Asya’nın 04. 08. 2014 tarihli nüshasında “Kürt Devleti İhaneti” başlığını taşıyan bir yazı gözüme ilişti. Yazı, Şükrü Bulut’a ait. Muhtevası, “Kürt Devleti”ne ilişkin endişeleri ve müsebbiplerine duyduğu sert tepkilerden ibarettir. Yazar, “İslâmiyet Milliyeti”, “İttihad-ı İslâm” ve “Bediüzzaman” değerleri üzerinden “AKP”, “BOP”, “Berzani” ve “Kürt Devleti”ni vurmaya çabalamış. Üslup, alışageldiğimiz klasik milliyetçi refleks... Beni asıl ilgilendiren, Bediüzzaman ve diğer İslâmî değerlerin bu reflekse alet edilmesidir; yoksa onun milliyetçi hassasiyetleri beni ilgilendirmez. Bazı satırbaşları şöyledir: 

“Bu hususta şu mevcut kadrolar dâhil, geçmişteki idarecilere yüzlerce dosya, bilgi ve belge vermiş bir gazetenin okuyucusu olmakla elbette iftihar ediyoruz.” 

Yazarın “bu hususta” dediği husus “Kürt Devleti” endişesidir. Bu endişesine “eyvallah”; zamanlarının ırkçı ve çatışmacı idarecilerine akıl hocalığı yapmaları ve bu hususta yüzlerce “dosya”, “bilgi” ve “belge” lütfetmelerine de eyvallah. Zira ırkçıların birbirlerine bilgi ve belge desteğinde bulunmaları kadar normal bir şey olamaz. Ne de olsa kundakçı ve iftirakçı bir ortak düşmanları var; o da “Kürtler”dir. Bunları ezme ve sindirme adına bu kolektif ve eşgüdümlü çalışma kadar meşru ve makul bir “vatanî hizmet” olabilir mi? Bunu da geçelim... Bir başka satırbaşı: 

“Yeni Asya Bediüzzaman’ın ‘Münâzarât’ eseriyle büyük bir hürriyet ve demokrasi mücadelesi vermişti.” (Yani Kürtlerin dilini, hars ve kültürünü inkâr eden Kemalistlere karşı) 

Yazar efendi hilaf-ı hakikat şeyler söylüyor; kendim de onlarla birlikte bir üç yıl kadar nefes tüketmiştim. Ama bütün neşriyat ve sohbetlerinde, bütün telkin ve tedrisatlarında ön plana çıkan sadece “devlet-i ebed müddet” ideolojisi ve hâkim hars ve kültürün tahkim ve takviyesi idi. Bir tek Kürtçe kitap, dergi, broşür yayınladıklarına şahit olmadım ve halen de olmamaktayım. Hatta bırakın neşriyat yapmalarını, kendi aralarında Kürtçe konuşan iki kişinin varlığına bile tahammül etmezlerdi. Onlardan bir benim... Dilin kemiği yok, lafazanlık da gayet kolaydır, önemli olan bu hususta irade göstermekti; gösteremediniz. Bu gün ise, her kes konuşuyor. 

Gelelim “Münazarat”ı neşretmenize: Münazarat’ın ilk baskılarında “Kürt” ve “Kürdistan” ifadelerinin tamamını çıkardınız(Eski baskılarınız bizde duruyor). Demirel’in 1992’de “Kürt realitesini kabul ediyoruz” demesiyle birlikte sizler de Münazarat’ı aslına uygun(!) neşretme cesaretine kapıldınız. Bütün mesele bu... Dolayısıyla Üstad’a ait bir eseri kendinize mal etmeniz doğru olmadığı gibi, onun neşrinden de kendinize pay çıkarmanız ve bir fazilet kotarmanız ahlakî olmaz. Zira başkaları sizden çok daha önceden bu kitabı neşretmişlerdi. (Tenvir ve Zehra Neşriyat’ı) Sizin ki sadece bir iz sürme... Yazardan bir başka satırbaşı: 

“Kürtçenin yasak olduğu bir dönemde eğitimde Kürtçeyi savunan bir cemaat olmanın huzurunu bugün de yaşıyoruz.”  

Abartılı ve de gerçekdışı bir tefahür... Zira sizin ve gazetenizin başınızda bulunan en kıdemli kişi olan Mehmet Kutlular’ın söyledikleri ortadadır. Sizin ona aykırı düşen ve ona rağmen bir söyleminizin olmadığını, olamayacağını bilen ben, sizleri onun söyledikleriyle baş başa bırakıyorum; olur ki biraz hicap edersiniz de bol keseden Kürt hamiliğine(!) soyunmazsınız. İşte:

Biz devlet okullarında Kürtçe eğitime karşıyız. Dünya’nın hiç bir yerinde böyle bir şey yok. Özel okullar açılmasına itirazım yok; ama Devlet okulunda Kürtçe eğitim olmaz... Kürtçe eğitim verilsin deniliyor, bu olmaz. Türkiye’de bir sürü ırk var. Devletin Kürtçe eğitim vermesi yanlış... Bediüzzaman Kürtçe neşriyat yapılsn demiyor, Üstad ‘Arapça vacip, Türkçe lazım, Kürtçe caiz’ diyor. ‘Caiz’ demek ‘ihtiyaç olduğu zaman kullanılır’ demektir. Bunun şeriatteki anlamı budur. Kürtçe öğretilse de bir işe yaramaz. Ne dünyada bir geçerliliği var, ne de Türkiye’de kullanılabileceği bir alan. 12 Eylül’e kadar Kürtlerin dillerini öğrenme ve kullanmasında bir zorluk yoktu. Kürtler milletvekili olabiliyor...”(Bkz. Anadolu’da Vakit, 11 Nisan 2005, Rop. Âdem Balta)

İşte Kürtçeyi savunan siz ve işte sizin en tepenizdeki adamın söyledikleri!... Ne kadar inandırıcı olabilirsiniz? İsterseniz Kutlular’ın “İşte Hayatım” dediği hatıratına da bakınız; Kürtlerin en meşru haklarını, yani sizin tabirinizle dil, hars ve kültürünü savunan Molla Zahid ve Molla Şükrü Hoca’ya karşı sarfettiği sözlerini okuyalım: 

İçimizde Molla Zahit ile Molla Şükrü isimli kişiler vardı. Bu arkadaşlarımız "ırkçılık" hastalığı ile hasta idiler Kürtçülük meselesini had safhada devam ettiriyorlardı. Kürtçülerle aşırı temasları vardı...” (M. Kutlular, İşte Hayatım, Yeni Asya Neşriyat, 2008) 

Molla Zahid bu ırkçı saldırılara fazla tahammül edemedi ve hedef tahtası haline geldiğini anlayınca Lübnan’a hicret etti ve bilindiği gibi ömrünün sonuna kadar Risale-i Nur’la iman ve Kur’an’a hizmetine devam etmiş; 2008’de rahmet-i Rahman’a kavuşmuştur. Molla Şükrü ise halen Fethullah Gülen’in cemaatindedir.  

İşte Sayın Bulut, doğru söylemediğinizi en açık ispatı. Bu güne değin bir pişmanlık ya da muhalif bir şey söylemediğiniz gibi, bu gün dahi aynı ısrar ve inadınızı devam ettiriyorsunuz. Halen bir Kürt paranoyasıyla kalkıp oturuyorsunuz. Bunu yaparken de kutsal metinlerin, ortak değerlerin ve Bediüzzaman’ın arkasına gizlenerek; onları istismar ederek... 

Gelelim bir başka satırbaşına: 

AKP hükümetinin ifratlarıyla, rüşvetleriyle, mugalâta ve yanlış bilgilendirmeleriyle uğraşmak hakikaten kolay değilmiş.” 

Bulut’a göre AKP Kürt Devleti hususunda ifrat, rüşvet, aldatma ve yanlış bilgilendirmelere başvuruyor. Bunun cevabını kendileri vermelidirler. Ancak kendi adıma AKP’nin böyle bir eğilim içinde olduğunu söylemem mümkün değildir. Berzani’nin bulunduğu Kürdistan parçası için müsamahakâr olmaları Türkiye parçası için de aynı müsamahayı gösterdiğini iddia etmek art niyetliliktir. Senin milli hassasiyetlerinin bin mislinin iktidarda olanlarda olduğuna inanıyorum. Zaten onların bu görüşte olduklarıyla ilgili “Şimdiye kadar derli toplu bir şey okumadık” demenizle aslında siz de söylediklerinize inanmıyor gibisiniz. Ama inat ve tarafgirlik saikasıyla muhalefetten de geri durmuyorsunuz. Sizin bileceğiniz! Sadece bu söylemlerinizin, mahut bir camianın söylemleriyle birebir örtüştüğünü belirtmeliyim.

AKP düşmanlığından olsa gerektir ki, onları “Siyasal İslâmcı” olarak nitelemektesiniz. Bu söylem İsrail patentlidir ve İslâm’a karşı beslenilen müzmin düşmanlığın bir ifadesidir. Bu günlerde mahut çevre ve camiaların sık sık başvurduğu bu jargon, bir suçlama ve karalamayı hedeflemektedir. Siyasiler elbette kendilerini savunmasını iyi bilirler, ama “Nurculuk” kisvesine bürünen birinin ya da birilerinin bu yakıştırma üzerinden İslâm’ı bir hayat ve yönetim nizamı olduğunu savunan bütün kesimleri karalamaya çalışmasını anlamak asıl zor olsa gerektir. “En mukaddes maksadım,
Şeriat’ın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir” diyen Bediüzzaman’dan utanmalısınız! 

Sayın Yazarın BOP’a, Neoconlara yüklenmesini de anlamak mümkün değildir. Bunların başı ABD’dir; ABD ise yıllardır sizler tarafından savunula gelmektedir. Başında Rusya’nın olduğu Komünist Doğu Bloğu’na karşı, ABD ve hempalarının oluşturduğu Kapitalist Batı Bloğu’nu hep savundunuz. Kissinger, Carter, Reagen’leri hep manşetlere çektiniz, haklarında sitayişkâr ifadeler kullandınız. Bunları çokça okuduk. Ne oldu da şimdi düşman kesildiniz? 

Kusura bakmayın, inat ve muhalefet temelinde geliştirdiğiniz bu yeni tezlerinize midemiz toktur; hazmı da zordur. Başbakan’ı bilmem, ama Hüseyin Çelik’in söylemiştir dediğiniz “Kürtler elbette devletlerini kuracaklardır” sözünü google’den tarattığımda yine sizin yazınızı adres gösteriyor ve bir de yazınızın üzerine atlayan mahut camianın sitelerini... Demek şeyhin kerameti yine şeyhten rivayet... Size ters düşünce, Hüseyin Çelik de hedefe giriyor! 

Bulut’un bir diğer satırbaşı ifadesi ise: 

Başta İran olmak üzere, Irak ve Suriye gibi komşularla ittihad olmadan Kürtlük meselesi elbette hallolmaz.” 

Bu ifadenin anlamı açıktır; yani tek tek Kürtleri frenlememiz mümkün değil, geçmişte olduğu gibi bu devletlerle ittihatlar geliştirmeliyiz ki Kürtleri hizaya getirelim, onları evcilleştirelim demek istiyorsunuz. Yani “İslâm Birliği” gibi mukaddes bir hedefi Kürtleri ezmek ve sindirmekte kullanmak temennisi. İşte bu menhus anlayıştır ki, Kürtleri her defasında İslâm’dan soğutup İslâm karşıtı cephelere yönlendiriyor. Yani din adına dinsizliğe hizmet etmenin bir diğer uygulaması... 

Kürt paranoyasının sarmaladığı ırkçı zihniyetler, tıpkı şeytanın korktuğu ve nefret ettiği “Besmele” sözcüğü gibi, “Kürt” ve “Kürdistan” sözcüklerinden korkarlar, tiksinirler. Sorumluluğu Asya Münafıklarına ve Avrupalı Kâfir Zalimlere ihale etmekle kurtulacaklarını zanneden ırkçılar, İslâm’ı, Kürtlerin meşru talepleri karşısında bir barikat ya da kendi milli menfaatleri karşısında bir paratoner gibi kullanırlar. 

Yazar’ın “Kürt devleti tarafgirliğinin vebalini, ancak Mahkeme-i Kübra’nın terazileri çekebilir” demesine mukabil, meseleleri dini ve fıkhî meseleler zaviyesine çekmemesini biz de kendisine hatırlatıyoruz. Hukukta insanları bir tarağın dişleri gibi eşit gören bir dinin mensubu olarak, halen milli histerilerini din haline getirenler asıl korksunlar o Mahkeme-i Kübra’dan...

Öte taraftan Türkiye’nin sınırları dâhilinde bağımsız bir Kürdistan talebi kimden çıkmış, gösteremiyorsunuz. Vakıa yüzde beşlik bir kitlenin bu yönde talepleri olabilir, ama bunun da bir kıymet-i harbiyesinin olmadığı herkesin malumu. Kürt meselesinde en çok korkulan çevrenin bile bunu talep etmediğini bilmem hatırlatmama gerek var mı? Hatip Dicle’nin ifadesiyleBugün Kürtler arasında bir referandum yapılsa bağımsızlık isteyenler yüzde 5’i geçmez.” demesi ve sebepleriyle birlikte bunu vuzuha kavuşturması yeter de artar bir deli değil mi? 

Hâsılı, Barzani Kürdistan’ı bağlamında Türkiye Kürdistan’ını nazara vermek ve bunun üzerinden siyasî polemikler içine girmek, Cumhurbaşkanlığı arifesinde mahut çevrelerin dümen suyuna kürek çekmek, iktidarı Kürt ve Kürdistan üzerinden köşeye sıkıştırmak, barış sürecini sabote edenlere eşlik etmek, Türkiye’de sağlanmış olan sulh ve sükûnet ortamını Libya, Cezayir, Mısır, Suriye, Yemen ve Irak kaosuyla karıştırıp tehditkâr söylemler geliştirmek hüsnüniyetle izah edilemez, olsa olsa kin, nefret, intikam, hırs ve ihtirasların zebûnu olmuş mahut camia ve cemiyetlerin, örgüt ve teşekküllerin değirmenine su taşımaktır. Vesselam...  

  • Yorumlar 6
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89