• BIST 97.713
  • Altın 143,932
  • Dolar 3,5669
  • Euro 4,0007
  • İstanbul 17 °C
  • Diyarbakır 12 °C
  • Ankara 12 °C
  • İzmir 13 °C
  • Berlin 10 °C

Annemin Kürtçe bilen doktoru

Orhan Miroğlu

Yarın 21 şubat. 21 Şubat 2000 yılından bu yana Uluslararası Anadil Günü olarak bütün dünyada kutlanıyor.

Milyonlarca insanın konuştuğu bir “anadil” olarak da, Kürt dili Türkiye’de, hâlâ yasal bir statüden yoksun.
Bu yüzden başlayan isyanların sonuncusu da, süreceğe benziyor. Kürtçe ve Kürt kimliğinin tanınması uğruna elli bin kişi öldü ama, Kürtçe artık eski biçimiyle inkâr edilmiyor!

Hadi gelin de, bu durumda bir zarar-fayda hesabı yapın!

Dünyada her yıl konuşulmadığı ve korunamadığı için yüzlerce dil ölüyor, ama insanların konuşmak ve yaşatmak istedikleri bir dil uğruna dünyada ne bir savaş yaşanıyor, ne de kimse ölüyor..

Geçenlerde, Taksim- İstiklal Caddesi’nde, karlı bir havada dolaşırken, bir Kürt okurumla merhabalaştık. Söylediğine göre BDP’ye oy veriyordu. Bana sorduğu sorunun altından kalkamadım: “Biz Kürtçe konuşacağız diye elli bin insanın ölmesi mi gerekiyordu, değer miydi buna?”

“Valla hemşerim,” dedim elini sıkarken, “ben de kendime soruyorum bu soruyu, ne diyeyim, galiba Kürtçe konuşmak için bu ağır bedeli ödemek gerekmiyordu, değmezdi yani”, ve hatır isteyip yoluma devam ettim..

Elli bin insan öldü, bu ölümcül hatadan dönülmezse, belki elli bin insan daha ölecek!

Ama işte devletin açtığı üniversitelerde Kürtçe öğretiliyor artık.

İnkâr bitti diye seviniyoruz.

Sevinelim mi peki?

Sevinelim ama, sırf bir dili bir halk konuşacak diye, hem o dili konuşan bir halka, hem de ne bu yasaklarda ne de bu inkârda suçu günahı olan başka bir halka ödetilen bu ağır, bu insafsız maliyeti de unutmayalım!.

Unutmayalım diyorum ama, yeni ve ağır insani maliyetlerden de endişe etmiyor değilim.

Çünkü, inkârı bitirdik, Kürtleri ve Kürtçeyi, karda yürürken çıkan kart kurt sesiyle izah etmeye kalkana gülüp geçerler, ama bu sefer de Kürtçe öğrenmenin sınırlarını tartışmaya başladık.

Kürtlere dillerinin “medeniyet dili” olmadığı için, resmî dilin yanında, eğitim dili olmasının fayda değil, zarar verebileceğini düşünüyoruz!

Mesela Mümtaz Soysal Hocamızın bir iddiası var, sanırım toplumun belli bir ekseriyetinde de paylaşılan bir iddia. Bir televizyon programında söyleyivermişti:

“Kürtçe eğitim dili olsun diyen Kürtleri bana getirin, bu talep hayata geçerse eğer, bizzat Kürtler’e ne kadar zarar vereceğini onlara ispat edeyim!”

Geldiğimiz yer vahim. Çünkü öne sürdükleri gerekçeler farklı olsa da, Kürtçenin kamusal alanda kullanılmaması için ulusalcılarla muhafazakâr- demokratların durduğu yer aynı yer.

Oysa haklarını teslim etmek lazım, ulusalcıların yarattığı inkârı, muhafazakâr- demokratlar bitirdi ve onlara çok şey borçluyuz.

Ama, korkarım bu sefer de bireysel haklar mı, kamusal haklar mı diye tartışacağız, yıllar geçecek, sonra bir bakacağız ki, inkâra verdiğimiz maliyet ikiye katlanmış.

O saatten sonra zaten herhalde Kürtçe tartışması biter, ayrılmayı konuşmaya başlarız!

Onu da medeni insanlar gibi konuşup beceremeyeceğimiz belli, başkaları girer devreye ve Filistin sorununun yanına dünyanın bir de Kürt sorunu eklenir!

Ömür biter savaş ve çatışma bitmez bu topraklarda!

Yarın 21 Şubat, Dünya Anadil Günü..

Yazıya otururken, Diyarbakır Tabip Odası’nın bülteni için 2010 yılında yazdığım ve başlığı “Annemin Kürtçe bilen doktoru” olan yazıya tekrar baktım.

Annem hastalandığında acaba onu Kürtçe bilen bir doktora götürecek miyiz diye merak eder dururdu. İyileşmediği veya kullandığı ilaçların pek işe yaramadığı zamanlarda, bizim muayene sırasında, Kürtçeden Türkçeye yaptığımız tercümenin bir işe yaramadığını düşünür ve doktora doğru bilgi vermediğimize inanırdı.

Muayene ânında o Kürtçe konuşur, biz de onun konuştuklarını doktoruna Türkçe olarak tercüme ederdik. Tercümanlığımızın, annemin gözünde peş para değeri yoktu ve o bunu bize söylemekten çekinmezdi. Ben şunları şunları söyledim, ama siz onu doktora ifade edemediniz filan diyerek söylenip dururdu.

Hayatı boyunca, Türkçe öğrenmek hiç istemedi. Öğrenebileceği ortamlar da olmadı aslında. Ama olsaydı durum değişir miydi, hiç sanmıyorum.

İsyanlar döneminde ailesinden birçok kişinin öldürülmüş olmasını unutmamıştı.

Ve Türkçeye karşı tutumunda sanırım bu haksız ölümlerin yol açtığı büyük acıların payı vardı.

Amcalarını, dayılarını öldürenlerin dili Türkçeydi ve bu durum, annemin belleğinde Türkçe öğrenmeye ve konuşmaya karşı güçlü bir inat yaratmıştı.

Yıllar sonra ben Diyarbakır cezaevine girdiğimde, Türkçeye karşı gösterdiği bu inadın kahrını, daha doğrusu cezasını, ben de o da fazlasıyla çektik. Annem Türkçe bilseydi, ikimiz için de iyi olacaktı.

Kürtçe konuşmak, askerî kurallara göre yönetilen bu cezaevinde yasaktı. Annem Arapça da biliyordu, ama bir gün onu da tecrübe ettik ve gördük ki, bu dil de, kurunun yanında yaş da yanar misali, Kürtçenin narına yanmış ve yasaklanmıştı!

O yaşlı ve hasta bir kadın iken, ben cezaevindeydim. Ve uzun yıllar şöyle ağız tadıyla birbirimize yüreğimizi tam olarak açamadık.

Sözcüklere değil de vücut diline sığındık hep.

Belli belirsiz loş bir ışığın aydınlattığı görüş kabininin o yetersiz aydınlığında, o dilsizlik ve sessizlikle yoğrulmuş ortamda, birbirimizin gözlerinin içine bakarak, yaşama dair manalar aradık durduk.

Ve onunla biz ikimiz, tecrübeyle öğrendik ki, üzüntüyü, kederi, sevgiyi, hasreti, kenetlenmiş dudakların aralığından çıkarıp kelimelere dökmek, her zaman için bir dil’i gerektirir. Duyguların kelimelere döküldüğü andır o an. Ama annemle biz, o tutukluluk yıllarında, bu anları hiç yaşamadık desem, abartı sayılmaz. Bir anne ve bir oğulduk, ama ortak bir dilimiz yoktu. Ortak dilimiz yasaktı yani, konuşmamızı istedikleri ve serbest olan dil’i ise annem bilmiyordu.

Hastanede ve hapishanede Türkçe bilmemek bir felaketti işte ve annem ne yazık ki bunu epey geç öğrenmişti.

Kürtçe bilen bir tek doktoru olmuştu, hayatı boyunca.

Tarık Ziya Ekinci.

Diyarbakır’ın yetmişli yılları. Kürtçe bilen doktor bir yana, Kürtçe bilsin bilmesin, yeteri kadar ne doktorun ne hastanenin olduğu yıllar.

Ben Ziya Gökalp Lisesi’nde öğrenciyim. Bazı geceler ellerimizde boya kutuları, sağı-solu sloganlarla doldurmak için, sabahın erken saatlerine kadar Diyarbakır sokaklarında dolaşıp duruyoruz.

Arkadaşlarla aramızda gruplar kurmuşuz. Her grubun bir semti bir bölgesi var. En zor bölge ana caddelere yakın olan yerler ve surlar. Surların tam ortasına sloganlar yazmak için, yukardan aşağıya iple sarkıtılan arkadaşlarımızın zayıf olmasına dikkat ederdik. Gece surların ortasına yazdığımız sloganları polis sabahtan silmeye başlardı, ama surların tam ortasına yazılan sloganları silmek bir-iki gün kadar zaman alırdı.

Sabaha karşı, eve döndüğümüz bazı günlerde, aynı sokakta kalan Tarık Ziya Ekinci’yle karşılaştığımız zamanlar olurdu. Biz gece eyleminden dönüp uyumaya giderken, o muayenehanesinin yolunu tutardı.

Annemin de babamın da doktoruydu Tarık Ağabey ve annem en çok ona göründüğü zamanlarda mutlu olurdu. Çünkü Tarık Ağabey, annemle Kürtçe konuşurdu. Ve bu annemi mutlu etmeye, kendisini iyi hissetmesine yetiyordu.

Başı ağrısa “Min bibin ba Tarik Beg ê” –Beni Tarık Bey’e götürün– derdi. Biz de onu kırmaz isteğini, yerine getirirdik.

Bir doktorun hastasıyla Kürtçe konuşması o tarihlerde sık rastlanan bir şey değildi.

Şimdi bakıyorum da aradan kırk yıla yakın bir zaman geçmiş.

Ama Kürtler mahkemede, hastanede ve devletin hemen her kurumunda Türkçe bilmedikleri, ya da haklı bir tavır olarak kendi dilleriyle konuşmak istedikleri için ve devlet temel hizmetlerini onlara sunarken Türkçenin dışında başka bir dil kullanmayı yasakladığı için, yine darda ve yine zordalar..

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89