• BIST 97.533
  • Altın 145,647
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • İstanbul 17 °C
  • Diyarbakır 16 °C
  • Ankara 10 °C
  • İzmir 18 °C
  • Berlin 22 °C

Allah Kürd’ü korusun ve Türk’ü ıslah etsin!

Ersin Tek

Türkiye’nin çözülmesi gereken en önemli ve en öncelikli sorunu ırkçılıktır(Türkçülüktür). Türkçülüğün en sinsi ve derinden çalışan çetesinin ise İslamcı/Osmanlıcı iktidar ve yandaşları olduğunu da bilmemiz gerekiyor.

Bu ırkçılığın tarihini, hedeflerini, yapılanmasını, yayılmasını ve yıkıcı etkilerini doğru, sağlam ve kapsamlı bir biçimde sorgulamayan kimseler, Türkiye’de Kürdlere karşı uygulanan ötekileştirici nefret dilini ve şiddet içerikli eylemleri yalnızca kendini bilmez birkaç vatandaşın tarafgirlik ve cahillik temelinde geliştirdiği basit bir söylem ve tepkiden ibaret saymaktadır ve korkunç gerçekliği görmezden gelmektedir. Hâlbuki bu ‘kendini bilmez addedilen vatandaşlar’, buzdağının sadece görünen yüzüdür.

Dünyanın hemen her ülkesinde örneklerine rastlandığı gibi, Türkiye’de de ırkçılık bir takım maskelerin ardına gizlenmek(ve bazen de kendini ifşa etmek) zorunluluğundadır. Maskenin, fark edilmeyecek şekilde yüze oturması mutlak bir şarttır.

Irkçılık, güçlü/baskın unsurun kendini değişmez doğrulara, yani mutlak hakikate sahip olduğu düşüncesi/yanılgısı ile başlar ve bu düşünceden/yanılgıdan kaynaklanan kötülüklerin belirli bir sınırlar çerçevesinde kalması da mümkün değildir. Ancak güçlü/baskın unsurun başkalarına saldırmayacak kadar güçsüz olması halinde bu sınırlar söz konusudur. Şayet bu düşünce/yanılgı sahibi kimseler tabiî hallerinde gerekli güce sahip ise (ya da güç transfer edeceği bir durum gördüklerinde), ilk yönelecekleri şey, kendilerinden daha zayıf olan ya da zayıf olduğu sanılan bir topluluğun/milliyetin zararına kendi alanını genişletmek olacaktır ve vahşi hayvanların zayıf gördüğü hayvanlar üzerine avlamak amacıyla atlaması gibi onun üzerine atlamaya çalışacaktır.

Türkiye’deki ırkçı zihniyet/çeteler Osmanlıdan beri başlattıkları zayıf toplulukları avlama alışkanlıklarını, Türkiye Cumhuriyetin ilanından sonra sistemli bir şekilde kamufle etme ve derinleştirme yoluna gitmişlerdir.

Meseleyi daha doğru kavramak için Osmanlı’nın ve Cumhuriyet döneminin ‘resmi ideolojileri’ni ve etkilerini dikkatlice incelemek gerekiyor. (Resmî ideoloji; bir devletin kendisine, üzerinde egemen olduğu toprağa ve bu toprak üzerinde yaşayan tebaasına (ya da vatandaşlarına), ilişkide bulunduğu diğer ülkelere ve ideolojilere bakış ve onları algılayış tarzı, dünya görüsü, zihniyet yapısı ve o devletin yükselttiği değerler sisteminin bütünüdür.) Osmanlı Devleti’nin ideolojik söylemi veya dünya görüşünün içi din, geleneksel olgular ve etnik köken ile doldurulmaya çalışılmıştı. Söz konusu olgular bir yandan devletin dünya görüşünü yansıtırken diğer yandan Osmanlı siyasi iktidarının yönetimde haklı olma iddiasını güçlendirecek değer yargıları haline dönüşmüştü. Din(İslam), Osmanlı siyasi iktidarı için önemli bir meşruluk aracı olmasının yanında, bir toplumsal değer yargısından öte iktidar için önemli bir güç sembolü de olmuştu. Osmanlı devletinin henüz beylik aşamasındayken var olan bu durum, devletin yıkılışına kadar devam etmiştir. Gerileme süreci içerisinde yapılan reform uygulamalarında bile siyasi iktidar, bir meşruiyet bunalımına yol açmamak için din-devlet ilişkisini asla koparmamaya çaba göstermiştir. Osmanlı siyasi iktidarının önemli meşruluk kriterlerinden biri olan din, aynı zamanda devletin ortaya koyduğu ‘resmî ideoloji’nin de esasını ve ‘dinin de devlet için’ olduğu şeklindeki anlayışın arka planını oluşturmakta idi. Osmanlı Devleti’nde din ve devlet yan yana iki farklı daire değildi; din dairesi devlet dairesinin bütünüyle içinde idi. Osmanlı resmî ideolojisi, devlet ile dinin, ya da siyaset ile dinin ayrışmaz bir şekilde birbiriyle iç içe girdiği bir zihniyet olarak ortaya çıkıyordu. Varlık sebebini dini(İslamî) kültürden alınmış bir dille açıklayan bu devlet ideolojisi, ‘devlet-i ebed müddet’ ve ‘nizam-ı âlem’ gibi, dünyevî içerik taşıdığı açık olan görevler ve devletin ömrünün vade biçilemeyecek kadar sonsuz olduğu fikrini(zehrini) vatandaşa enjekte etmekte idi. Bu fikir, devlet(Türkçülük) düşüncesinin anlamını/temelini de ortaya koyuyor ve bir ideolojik söylem olarak ‘ırk temelli devletin kutsallaştırılması’nı mümkün/zorunlu kılıyordu.

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde karşılaştığı krizlere bir tepki ve devleti kutsama/kurtarma amaçlı olarak da İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük akımları gelişmişti. Cumhuriyet döneminde egemen ideoloji haline gelen Kemalizm ise, zahirde İslamcılık ve Osmanlıcılığı reddetmiş, politikalarını Türkçülük ve Batıcılık esasına dayandırmıştı. Ancak bu akımlar ‘devletin ele geçirilmesi’ söyleminde somutlaşan çatışmacı ve toplumu kutuplaştırıcı bir siyaset yürütmüş ve zahirde her ne kadar karşılıklı olarak birbirini dışlar görünmüşse de; yeni dönemde ulusçuluk esasına dayalı bir devletin kuruluşunu/korunmasını benimsemiş, Batı karşıtlığından beslenmiş ve bu yolda kirli/aldatıcı ilişkiler içerisine girmişlerdir.

Şerif Mardin, özellikle Osmanlı ve Cumhuriyet modernleşmesinin ortak noktalarını belirler; her ikisinin pozitivizmi, solidarizmi ve elitizmi benimsediğine ve devleti koruma refleksi ile hareket ettiklerine dikkat çeker. Mardin, Türk siyasetini çözümlemek için merkez ve çevre kavramlarına başvurur ve Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi arasındaki benzerlikleri vurgular: Yukarıdan aşağıya empoze edilen düzenlemelerle entegrasyon, Osmanlı toplum mühendisliğinin ardındaki genel yaklaşımdır. Kemalizm’in tipik özellikleri bu toplum anlayışının hâlâ başat olduğunu gösterir.

Devletin toplum üzerindeki hegemonyasını artırmak amacı taşıdığından, resmî ideolojilerin modernleşme vizyonu yüzeysel idi. Bu doğrultuda, özerk bir sivil-siyasal toplumun ve demokratik yönetimin kurumsallaşmasını engelleyen sorunlar tepeden inmeci pozitivist modernleşmeden kaynaklanıyordu. Tek parti dönemi ve sonrasında kırılmalar olmasına karşın, resmî ideoloji(Türk ırkçılığı) sağ veya sol söylemlerle birlikte Türk siyasetine tamamen egemen olmuştur. Böylece ırkçılığın, Türkiye’deki -yasal veya yasadışı- bütün Türk muhafazakâr ve seküler bireylere/gruplara bir şekilde sinmiş ve sirayet etmiş olmasını kolaylaşıyordu; ‘sosyalizm ve halkların kardeşliği’ maskesini yüzüne geçirerek sol guruplara, ‘İslam ve din kardeşliği’ maskesini yüzlerine geçirerek İslamî gruplara…

Örgütlerin, cemaatlerin, tarikatların, partilerin, sivil yapıların tepe noktalarını ele geçiren Türkçüler, yıllarca Kürd milliyetçiliğinin ‘emperyalist tuzak’ ve ‘kavmiyetçilik’ olduğu türünden nasihatler verirken, kendileri de Türk milliyetçiliğinin en koyu ve en şedid halini gözlerden uzak şekilde yürütmüşlerdir. Samimi hislerle ideolojisine ve dinine bağlı olan Kürdler ise, ne yazık ki bu ırkçılığın/Türkçülüğün İslamcı ve Solcu kılıkla bugüne kadar gerçekleştirdiği operasyonların farkına varamamıştır ya da çok geç varmışlardır. Türkçülerin art niyetli olduğunun farkına geç de olsa varan Kürdlerin yapması gereken şey, solculuğun ve İslamcılığın ‘bayat kardeşlik yalanını’ lanetlemek ve bu türk ırkçı zehrini taşıyanları/yayanları kendi içlerinden uzaklaştırmaktır.

Kürdistan’ın üzerine çökmüş olan bu büyük tehdide karşı Kürdleri bilinçlendirmek hepimizin görevi ve önceliği olmalıdır. Allah Kürd’ü korusun ve Türk’ü ıslah etsin!

  • Yorumlar 3
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89