• BIST 90.182
  • Altın 147,216
  • Dolar 3,6478
  • Euro 3,9515
  • İstanbul 7 °C
  • Diyarbakır 4 °C
  • Ankara -2 °C
  • İzmir 6 °C
  • Berlin 8 °C

AKP ile CHP'nin buluşma noktası: Kürt fobisi

Celal Başlangıç

Mısır ve Suriye'nin katılımıyla Birleşik Arap Cumhuriyet'i yeni kurulmuş.

1950'lerin sonu.

Başkent Kahire merkezli bir Kürtçe radyo da yayına başlıyor.

Bir Türk elçisi randevu alıp Başkan Nasır'a gidiyor.

Biraz da yukarıdan bir ifadeyle soruyor Türk elçi:

"Siz niye Kürt radyosu açıyorsunuz?"

Bu soruyla başka bir soruyla karşılık veriyor Nasır:

"Suriye'de Kürtler var, onun için açıyorum. Sizde Kürt var mı?"

Türk elçisi düşünüyor, "Evet" dese başka bir dert, "Yok" diyor.

Bu yanıt üzerine Nasır konuyu kapatıyor:

"Türkiye'de Kürt yoksa senin bununla ne ilgin var, benim Kürtlerim var, onun için radyo açıyorum."

"Yaşanan bu çok ünlü olayı" PYD lideri Salih Müslim 2013 yılının kış aylarında, Erbil'deki Sheraton Hotel'de bir röportaj için buluştuğumuzda anlatıyor.

Kahire'den Kürtçe yayın yapıldığı 1950'li yıllarda Türkiye'de "Kürtler yok"tu ama devletin bir "Kürt fobisi" vardı!

Bugün de Türkiye'de hem "Kürt fobisi" var, hem de lafta da olsa "Kürtler var".

Şimdi kimse kalkıp "Biz Kürtlere karşı değiliz. Terör örgütü PKK'ye ve onun Suriye'deki uzantısı PYD'ye karşıyız" demesin.

1950'li yıllarda Türkiye'de PKK mi, Suriye'de PYD mi vardı!

Neredeyse tam bir yıl önce, 27 Ocak 2015'te Afrika gezisi sonrası Cumhurbaşkanı Erdoğan uçağındaki gazetecilere "Biz yeni bir Irak istemiyoruz" diyordu:

“Nedir bu? Kuzey Irak. Şimdi de Kuzey Suriye doğsun! Bunu kabullenmemiz mümkün değil. (...)  Kuzey Irak’tan sonra burada da bir Kuzey Suriye. Bu oluşumlar gelecekte büyük sıkıntılara yol açacaktır.”

"Komşularla sıfır sorun" politikasından ellerinde kalan "tek komşu" Irak Bölgesel Kürt Yönetimi'ni de "sıkıntı" olarak değerlendiriyor Türkiye'yi yönetenler. Yani mesele Suriye'deki PYD de değil, Kuzey Irak'taki KDP'de değil. Esas mesele Kürtler.

Bu yüzden de Başbakan Davutoğlu'nun önceki gün CNN International kanalında Christiane Amanpour'un sorularını yanıtlarken söyledikleri hiç de inandırıcı gelmiyor:

"Biz Suriyeli Kürtleri masada istiyoruz. Kürtler olmadan masa tamamlanamaz. Biz terör örgütü olan PYD'nin masaya oturmasına karşıyız. PYD, sadece Türkiye'nin değil Avrupa Birliği ve ABD'nin de terör örgütü kabul ettiği PKK'nın uzantısı."  

AKP iktidarına göre Türkiye'de ne HDP temsil ediyordu Kürtleri ne PKK, Suriye'de de PYD temsil etmiyordu.

Gerek yerel seçimlerde, gerekse de genel seçimlerde, bölgede yüzde 65'lerden, 70'lerden fazla oy alan HDP ve DBP çizgisindeki "Kürt Siyasal Hareketi" temsil etmiyor da Türkiye'deki Kürtleri, kim temsil ediyor?

Kargaşa ortamından, halkların önüne düşüp üç kanton çıkartan PYD çizgisi değil de kim temsil ediyor Suriye Kürtlerini?

Aslında sorunun yanıtı belli. Ne Türkiye'de, ne de Suriye'de ya da bu coğrafyanın herhangi bir yerinde güçlü bir Kürt örgütlenmesi istemiyorlar.

Yoksa programlarında açıkça "federatif devlet" isteyen cılız Kürt partileri dururken, sadece özyönetim istedi diye Kürt Siyasi Hareketi'nin üzerlerine en ağır biçimde giderler miydi!

Elbette Türkiye'nin PYD-YPG çizgisinden ürktüğü başka bir nokta da var.

Suriye'de yaratılan kargaşa ve dağılma sürecinde kendi yaşam alanlarını koruyan, sadece kendi bölgeleri için değil, tüm Suriye, hatta bütün bir Ortadoğu için bir arada yaşama formülü üreten, hatta bunun uygulanmasına öncülük eden tek siyasi güç de PYD'dir.

Sınırın hemen ötesinde kurulan Rojava Kantonları'nın anayasası sadece Türkiye'yi değil, egemen güçlerin hepsini korkutacak nitelikte. Bunun için "Rojava Toplumsal Sözleşmesi"nin ilk maddesine bakmak yeterli:

"Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için; Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için; kadın haklarına saygılı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için; savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı için; bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz.”

Sadece farklı etnik, mezhepsel, dinsel kökenden gelen halkların bir arada yaşama formülünü önermesi ve hayata geçirmesi açısından değil, İŞİD çetelerine karşı en etkin savaşımı veren, Ortadoğu'nun en güçlü seküler silahlı örgütünü yaratan PYD şimdi Türkiye'nin baskısıyla Cenevre toplantısında masaya alınmayacak.

Bir ilginç nokta da şu; sınırın Suriye tarafında "özyönetim"e dayalı kantonlar oluşturuluyor, bunlar bir güç olarak bölgede ortaya çıkıyor, hatta Cenevre'ye katılıp katılmaması tartışılıyor. Sınırın Türkiye yakasında ise "özyönetim" diyen Kürtler yaka paça içeri atılıyor, ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyor.

PYD'nin,Rojava'nın askeri gücü YPG'nin "terör örgütü" olduğuna dair bir kanıt yok. Hatta Hürriyet'ten Deniz Zeyrek'in yazdığına göre ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden'in temaslarına ilişkin dikkate değer bir kulis bilgisi var:

"Görüşmelerde Türk yetkililer ABD'nin PYD'ye verdiği silah ve mühimmatın Silopi ve Nusaybin'den girerek PKK'ya ulaştığından yakındı. ABD tarafı, PYD'ye ne silah ne mühimmat sağladıklarına dikkat çekerek somut kanıt istedi. Türkiye, üç ay kadar önce PKK'lılarda ele geçirilen ABD ordusuna ait bir silahı bildirdi. ABD yetkilileri seri numarasından silahı araştırdı ve Irak ordusuna bırakılan silahlardan biri olduğunu tespit etti. Silahın IŞİD'in eline geçmiş olabileceği, PKK'nın da ya çatışmalardan sonra ya da pazardan bu silahı almış olabileceği savunuldu."

Yani şu ana kadar "terör örgütü olduğuna ilişkin" ortada bir kanıt yok ama PYD'ye Batının egemen güçleri tarafından "Savaşırken varsın, barışırken yoksun" denecek Türkiye'nin baskısıyla.

İşin ilginci davalık olan "diktatör bozuntusu" söylemiyle iktidara şiddetle muhalefet eden CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da Cenevre görüşmelerine PYD'nin katılmasına karşı çıkan AKP'yi destekliyordu:

"PYD Cenevre'ye katılmasın, diyorsun, tamam da Salih Müslim'i Türkiye'ye niye davet ettin o zaman?"

Şimdi adım adım gidelim.

Birincisi...

Sırf konuşmasıyla sınırlı kalsaydı, PYD'ye tutumuna karşı Kılıçdaroğlu'nun AKP'ye verdiği destek "muhalefet yapayım derken yanlış yere savrulma" olarak değerlendirilebilirdi.

Ancak CHP'den Genel Başkan Yardımcılığı yapan, Kılıçdaroğlu'na karşı genel başkanlığa aday olmayı düşünen ve partisini Sosyalist Enternasyonal'in Genel Başkan Yardımcısı olarak temsil eden Umut Oran'ın yaklaşımına bakınca insan "Acaba?" demekten kendini alamıyor.

Bundan birkaç ay önceki toplantıda PYD'nin Sosyalist Enternasyonal'e üye olmasına karşı çıkıyor CHP'li oran. 2 Aralık 2015'te yaptığı açıklama bir anlayışı çok net ortaya koyuyor:

"Suriye'den PYD, iki yıldır Sosyalist Enternasyonal'e üye olmak için beklemektedir. Bu süre boyunca CHP olarak bizler PYD'nin PKK terör örgütü ile ilişkili olduğuna dair Türkiye'deki geniş kaygı ve algı, Türk hükümetinin PYD'yi Suriye'de PKK'nın uzantısı olarak görüp sözlü olarak atıfta bulunması nedeniyle üyeliğine sürekli karşı çıktık. Konu Ekim ayında Londra'da yapılan üyeliklerle ilgili tavsiye kararlarının alındığı ve benim de üyesi olduğum Etik Komite toplantısında da ele alındı. Görüşülen konu PYD'nin alt statüden Enternasyonal'e kabulüdür. CHP adına ben toplantıda, PYD'nin öncelikle teröre bakışı ve PKK ile organik ilişkisi olup olmadığı konusunda şüphelerim olduğunu söyleyerek PYD'nin Sosyalist Enternasyonal'e kabülüne karşı oy kullandım."

Oran açıklamasında üyesi olduğu Etik Komite'den Sosyalist Enternasyonal'in Konsey toplantısına kadar PYD'nin üye yapılmaması için nasıl "kahramanca" mücadele ettiğini anlatıyor.

Şimdi Kılıçdaroğlu'nun önceki gün partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada AKP'nin PYD'ye karşı tavrını destekler görüntüsü ile Umut Oran'ın bu açıklamasını bir araya getirince ortaya net bir sonuç çıkıyor; PYD konusunda AKP ile CHP tam bir görüş birliği içersinde.

İkincisi...

Gelelim Kılıçdaroğlu'nun aynı konuşmadaki "Eğer Türkmen'leri masaya oturtamazsanız bunun hesabını verirsiniz" yaklaşımına.

Türkmenler konusunda AKP'nin tek eksiği Cenevre'deki masa mı?

Suriye'deki Türkmenler zaten kaç parçaya bölünmüş.

Mezhebine göre bazıları Esad'ın yanında. Bazıları çeşitli cihatçı çetelere dağılmış. Geri kalanlar da kendi yaşam alanlarını koruyacak, Kürtler gibi kendilerine görece bağımsız alanlar yaratıp halklarını koruyacak yerde, AKP'nin gösterdiği istikamet çerçevesinde Şam'a doğru yürümeye kalktı.

Bu yüzden AKP'yi eleştirirken öncelikle sorulması gereken soru "neden masada değiller" olmamalıydı. AKP'ye esas sorulması gereken "En azından Kürtlerin Rojava'da yaptığı gibi Türkmenlerin kendilerine bir yaşam alanı oluşturmasına neden ön ayak olmayıp kendi hedeflerin doğrultusunda yanlış yönlendirdin?" olmalıydı.

Üçüncüsü...

Kılıçdaroğlu'nun bir çelişki yakalayıp AKP'nin  Cenevre'deki masaya PYD'yi oturtmama gayretlerine "Tamam da" diyerek "Salih Müslim'i Türkiye'ye neden çağırdın" diye eleştirmesinde bir terslik var.

Aslında "Tamam" demesi gereken Salih Müslim'i Türkiye'ye çağırması, karşı çıkılması gereken de PYD'yi masaya oturtmama çabası.

Davutoğlu, Müslim'i Türkiye'ye çağırdı çünkü amacı Türkiye destekli Suriye muhalefeti ile birlikte Kürtlerin Esad'a karşı savaşmasını sağlamaktı. AKP'nin dayatması belliydi. Ya Esad'ın yanında olacaksın ya da karşısında... Oysa Kürtler "üçüncü yolu" seçip halklarının esenliğini sağlamak amacındaydı. AKP bu "üçüncü yolu" asla kabul etmiyordu. Bu durumda esas çelişki ve Davutoğlu'na sorulması gereken şu olmalıydı:

"Suriye muhalefetini güçlendirmek için neden PYD liderini çağırdın da başka Suriyeli Kürtleri çağırmadın. O zaman sana göre Suriyeli Kürtlerin en güçlü temsilcisi PYD'ydi. Şimdi neden masaya oturmasına karşı çıkıyorsun?"

Dördüncüsü...

Bir gün sonra, yeni yönetimin ilk MYK toplantısı sonrasında partinin yeni sözcüsü Füsun Sayek Böke, Kılıçdaroğlu'nun isteyerek ya da istemeyerek "Kürt fobisi" olarak yansıyan grup konuşmasını hani futboldaki tabiriyle söylemek gerekirse nefis bir "vücut çalımı"yla savuşturdu.

Kılıçdaroğlu'nun bir gün önce PYD'ye karşı AKP'yi destekleyen görüntüsünü soran gazeteciye "Eğer bir hükümet PYD'yi terör örgütü olarak ilan ediyorsa, o zaman o örgütün Başkan'ını Ankara'ya davet edip, muhatap almak teröre yataklık etmek değil midir? Bu soruya yanıt vermekle mükellef olan hükümettir. Masanın etrafında kimlerin oturduğunun değil, savaşın sonlandırılmasını vurgulamakla birlikte" diye başlayan bir yanıtla partisinin düştüğü durumu kurtarmaya çalıştı.

Sonuç olarak...

Tamam, Türkiye bir ırk Cumhuriyeti değil. O zaman masaya oturması gündemde bile olmayan Türkmenler için "Neden masada yok" diye soruyorsun da aynı soruyu neden Kürtler için sormuyorsun?

Suriye'de Türkmenler Türkiye'dekilerin soydaşı da, Suriye Kürtleri Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının soydaşı değil mi? Eğer mesele "soy"sa...

Türklerin de Kürtlerin de eşit yurttaş olarak yaşadığı bir ülkenin ana muhalefet partisiysen eğer neden sadece Türkmenlerin Cenevre masasına oturmadığının hesabını soruyorsun da, Kürtleri masadan kovmaya kalkan AKP iktidarına destek veriyorsun?

Hani etle tırnak gibi ayrılmazdı Türklerle Kürtler?

Anlaşılan yaşamın pek çok alanında olduğu gibi yine tırnak olmak Kürtlere düştüğü için ha bire kesilip atılıyorlar.

Suriye için Cenevre'de kurulacak masaya karşı farkında olarak ya da olmayarak Kürtler açısından CHP, AKP ile ortak tutum alıyor; "Yok aslında birbirimizden farkımız, biz Kürtlere karşıyız!" (Haberdar)

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89