• BIST 89.573
  • Altın 146,325
  • Dolar 3,6382
  • Euro 3,9067
  • İstanbul 15 °C
  • Diyarbakır 16 °C
  • Ankara 15 °C
  • İzmir 16 °C
  • Berlin 12 °C

Ahmet Davutoğlu neden iyi bir Başbakan adayıdır?

Yıldıray Oğur

14 Ağustos 2001’de Millî Görüş’ten kopan Yenilikçi Hareket Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu.

Ve 14 Ağustos 2013. Müslüman Kardeşler'in kurduğu Hürriyet ve Adalet Partisi’nden Cumhurbaşkanı seçilen Muhammed Mursi’yi deviren darbeyi Rabia Meydanı’nda protesto eden kalabalığın üzerine ateş açıldı, yüzlerce insan hayatın kaybetti, darbeye darbe diyemeyen Batı, katliamı da görmezden geldi.

Başarılmış bir demokrasiye geçiş hikâyesi, başarılamamış bir normalleşme, başarılmış bir darbe, başarılamamış darbeler…

Türkiye ile Mısır’a bakınca, sadece isim, tarih çakışmalarından fazlasını görüyor insan.

Sadece biz değil, dışarıdan bakanlar da görüyor o benzerlikleri.

ABD’nin yarı-resmî dış politika merkezi olan The Council on Foreign Relations’ın başkanı Richard Haass Mısır’da darbenin seslerinin duyulduğu 2 Temmuz 2013 gecesi şöyle bir tweet atmıştı: “Türkiye’de ordu on yıllardır demokrasinin yeşermesinde kritik bir rol oynadı. ABD, ordunun benzer bir rolü Mısır’da oynamasını reddetmemeli.”

Neyi kastettiğini 2008-2010 arası ABD’nin Ankara Büyükelçisi olan James Jeffrey ile Soner Çağaptay neo-con Washington Institute için yazdıkları (Moderating Islamists: Turkey's Lessons for Egypt-Ilımlı İslamcılık: Mısır için Türkiye'den dersler) raporunda açtılar. ABD’de Türkiye ile ilgili referans alınan bu ikili açıkça 12 Eylül darbesinin Türkiye’de demokrasiye faydaları ve İslamcıları nasıl ılımlı hâle getirdiğini anlatıp, Türkiye’nin darbecilerini Mısır’ın darbecilerine model olarak gösterdiler.

Aynı Soner Çağaptay’ın dün New York Times’a yazdığı 10 Ağustos seçimlerini değerlendirdiği yazısının başlığı da şöyleydi: “Erdoğan’dan sonra Türkiye’nin geleceği liberal olacak.” Özetle “Otoriter Erdoğan Türkiye’yi ekonomik olarak değiştirdi ama Gezi’den doğan liberal genç hareket Türkiye’yi politik olarak dönüştürecek” diyor yazı.

Türkiye’de neredeyse rejimi değiştiren, Ortadoğu’yu değiştirmek için ayağa kalkan dindar halk kitlelerini görmeyen, onların aktör olabileceğini kabul etmeyen gözler.

12 Eylül darbecilerini Müslümanları ılımlılaştırmak için Mısır’a model gösteren birinin demokratlıktan, liberalizmden anladığı da bu kadar oluyor. Neyse ki Mısır’daki darbecileri de Türkiye’ye model göstermemiş. Analojide hızını alamayıp, Türkiye’yi zorla liberal, kazara liberal deseniz sizi o ağaçların birine asacak, Gezicilere bırakmak için, 12 yıldır AK Parti’ye 9 seçim kazandıran halkın yarısını Rabia Meydanı kadar bir yere doluşturup üzerlerini taramayı da önerebilirmiş.

Zavallı Amerika, Zavallı Batı. Ve en zavallısı da demokratlığı otomatik pilot Batı’ya bağlayıp, Batı darbeyi savununca otomatik olarak darbeyi savunan, Batı bizdeki iktidarla çatışınca “ipini çektiler, bitti artık, otoriter, faşist bunlar” frekansından yayın yapan bizdeki tembel copy-paste demokratlar…

Halbuki saksıları daha çok çalıştırmamız gereken, klişelerin çöktüğü, hazır pozisyonların tükendiği büyük bir kırılmanın ortasındayız. Dünyanın sadece fiziki güç dengeleri sarsılmıyor, düşünsel dengeleri de sarsılıyor. İçine çekilen Batı sadece 2. Dünya Savaşından sonra elde ettiği politik gücü kaybetmiyor, ayrıca moral liderliği de kaybediyor.

Ortaya da büyük tektonik boşluklar çıkıyor.

Son beş yıldır Türkiye’nin dış politika performansı, kimilerinin zannettiği gibi hayalperest Enverist bir savrulma değil, tam tersine kendi bölgesinde ortaya çıkan o tektonik boşlukları doldurmayı amaçlayan/bazen amaçlamadan içgüdüsel olarak dolduran sadece idealist değil aynı zamanda fırsatçı ve rasyonel bir politika.

Ve sadece Türkiye değil aynı boşlukları gören başka ülkeler de var. Rusya Putin’le daha acımasızca dolduruyor. Teslim alınmış Almanya daha aktif bir dış politika için vites büyültüyor, istihbaratını güçlendiriyor. Sağcı Sarkozy’den sonra Sosyalist Hollande da Fransa’yı yeniden aktör yapmaya çalışıyor Hakeza Çin, Brezilya, İran benzer biçimde dünya sahnesinde çıkıyor.

Türkiye bütün bu kırılmanın merkez üssünde oturmanın dezavantajlarını ve avantajlarını yaşıyor, yaşayacak. Bundan kaçış yok. Depremle yaşamayı öğreniyor ve öğrenmek zorunda. İstese de eski statükoya dönemez. “Yok, biz fazla açıldık” deyip evine dönemez. Öyle bir emekli sitesinde oturacak lüksü yok artık.

Salonumuza astığımız manzara resmine bakıp bakıp kendimizi Atlantik’te bir ada devleti zannettiğimiz günler bitti. 80 yıldır perdelerle sıkı sıkıya kapattığımız balkonumuzun kapısını açtık bir kere. Hakikatle yüzleştik.

Bunu yaparken, Türkiye kendi 100 yıllık hesaplaşmasını yapıp, kapılarını Ortadoğu’ya açarken, Arap halklarının da kendi 100 yıllık hesaplaşmalarına başlamaları bir sürpriz değil. Bunun oluşturduğu travmalar ve sorunlar olduğu açık. Ama karşı karşıya olduğumuz bir felaket tablosu değil. Kendi gerçeğimiz.

Ve Türkiye şimdiye kadar bunun pozitif sonuçlarını da yaşadı. Arap dünyasından büyük bir sermaye girişi, Türkiye’nin turizm, emlak, moda, televizyon başta olmak üzere bir bölgesel merkez hâline gelmesi ilk pozitif sonuçlar.

Türkiye’nin şimdi yapması gereken 100. Yıldönümünde Birinci Dünya Savaşı düzeni çökerken yeniyi inşa etmede öncü bir rol oynamak. Artık dış politika Türkiye’nin iç politikasının bir parçası. Başbakan’ın mitinglerinin ana gündem maddelerinin Mısır, Gazze olması, Rabia işaretinin neredeyse AK Parti’nin resmî işaretine dönmesi, seçim meydanlarında Filistin, Suriyeli muhaliflerin bayraklarının sallanması o yüzden dönemsel, geçici şeyler değil.

AK Parti 13 yıl önce AB hedefinden, Kıbrıs sorununu çözmekten başka bir dış politika vizyonu olmayan aynı parti değil artık. O vizyonu koruyarak onun yanına koyduğu dış politika gündemi AK Parti siyasetinin en heyecan verici, kitlelerin oy vermelerini bile etkileyen en önemli parçası.

AK Parti seçmeni sadece Türkiye’deki güç odaklarına değil, dünyadaki güç odaklarına da meydan okuyan, sadece Türkiye’deki değil dünyadaki zalimlere de ses çıkaran bir iktidar istiyor. Buna alıştılar. Daha azı onları rahatsız edecektir.

Sadece AK Parti değil, muhalefet de bundan azını bu topluma veremez artık. Türkiye’yi sınırlarına hapsedemez. Aslında son Gazze saldırısında AK Parti’yi irrasyonel biçimde İsrail’le iş birliği içinde göstermeye çalışan muhalefetin tavrı toplumsal nabzın nereden attığının farkında olduklarını ortaya koymuş oldu.

AK Parti bu duruşu bugüne kadar, Başbakan’ın olaylara verdiği idealist tepkiler üzerinden götürdü. Bu politik tercihin adı tam olarak konmadı. Boşluğu bazen epey demode eski Millî Görüş jargonu, bazen ulusalcı kanattan transferlerin komplo teorileri, Kraliçe’nin adamları destanları doldurdu.

Halbuki AK Parti siyasetinin alamet-i farikası Türkiye’deki değişim sürecinde olduğu gibi sistem içinden sistemi eleştirmek, devrimci değil, evrimci bir dönüşümü savunmak, demokratik değerleri kuşanıp statükoyla mücadeleyi meşru bir zemine taşımaktı. Dış politikada da Erdoğan’ın alamet-i farikası, bir Chavez ya da Ahmedinecad gibi değil, dünya statükosunun merkezlerinde, Davos’ta, Brüksel’de New York’ta sistemi eleştirmek, dünyanın merkezinden dünyaya söz söylemek, Mısır’da demokrasiyi, Suriye’de, Gazze’de insanlığın ortak değerlerini savunmak oldu.

Bunun en klasik örneği Mısır’ı ziyaret eden Erdoğan’ın Müslüman Kardeşler'e demokratik bir laiklik anlayışını tavsiye etmesi olmuştu. Ne kadar haklı olduğu kısa bir süre sonra ortaya çıktı.

13’üncü yaşını kutlayan AK Parti işte bölgemizde 100 yıllık parantez kapanırken, güç dengelerinde ve anlam dünyalarında büyük boşluklar ortaya çıkmışken ikinci genel başkanını seçmeye hazırlanıyor. Erdoğan, tek başına bu büyük boşlukta ayakta duran en sağlam figür. O yüzden birkaç ay önce bitti deyip, ilişkiyi kesenler rotalarını tekrar ona doğru revize etti, tebrik için telefonlar açtılar.

AK Parti Türkiye’nin en az 10 yılında daha olacağını gösterdi, gücünü konsolide etti artık. Şimdi bir restorasyon zamanı. Hem partiyi gençleştirmek hem de 12 yıllık icraatı teorize etmek zamanı. Evet AK Parti bir kitle partisi ve katı bir ideolojik doktrin kitle partilerine iyi gelmez, onları marjinalleştirir.

Ama AK Parti’nin büyük bir şansı var. Bu 100 yıllık parantezin kapanmakta olduğunu, Sykes Picot düzeninin çökmekte olduğunu, İslam demokrasi sorunlarını yıllar önce gören ve üzerlerine modeller, teoriler geliştirmeye çalışan, bir entelektüele sahip olması. Pratiği, siyaseti bilen, Batı’yı ve doğuyu iyi tanıyan, merkezde duran, eylemle tefekkür arasında bir denge tutturacak bir entelektüel siyasetçiye. Ahmet Davutoğlu’na...

13 yılın sonunda AK Parti’nin yaparak öğrendiği, idealist pozisyonlar alarak belirlediği istikametine fikri bir çerçeve çizmek, bu siyaseti teorize etmek için Erdoğan’la birlikte çalışan bir Davutoğlu hem Türkiye’ye, hem bölgeye hem de AK Parti’ye iyi gelecektir.

Tefekkür ve eylemi yan yana getirecek bu ikilinin en güçlü alternatif olması bile şimdiden iyi bir haber.

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89