• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 12 °C
  • Diyarbakır 18 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 22 °C
  • Berlin 13 °C

“Aciz, tahribatçı olur”

Abdullah Can

Yıkım(tahrip) kolay, yapım zordur. Kâinat, yapım(tamir) üzerinde inşa edilmiş ve öyle yürümektedir; yıkım gibi görünen hadiseler de esas itibariyle yapıma hizmet ediyor. Kuruyan ot ve ağaçlar, çözülen taş ve kayaçlar, patlayan yıldızlar, kayan meteorlar, sallanan yer, çakan şimşekler, düşen yıldırımlar, ölen insanlar, hayvanlar, hatta yenilip-sindirilen besinler, bir bütün olarak yapım amaçlıdır; kâinattaki kusursuz döngü ve düzene hizmet etmektedir. Beşerin kirli ve bulaşık eli karışmamak şartıyla, kâinatın düzeninde hiç bir kusur ve aksaklık olmaz, oluşmaz. Şu ayete bakalım:

“O (Allah) ki, birbiri ile uyumlu yedi göğü yaratmıştır. Rahman olan Allah'ın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak! Bir bozukluk görebiliyor musun?”, “Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir, bak! Göz, (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin halde sana dönecektir.”(Mülk, 3-4)

Evrene ilişkin yazılan bütün bilimsel eserler, bu düzenin şahididirler; düzen olmasaydı, bu eserler yazılmazdı, bilim ulaşmazdı. Gel gör ki, evrenin en şerefli yaratığı, en mükemmel meyvesi olan insan, kendi kendisiyle, hemcinsiyle ve yaşadığı âlemle uyumlu değildir, olmak istemiyor. Yıkım ve kötülüğe odaklanmış bir ruh haliyle, eline geçen tüm imkânları, şahsı ve dünyası aleyhinde kullanmaktadır. Adeta, cinnî şeytanın bir etten-kemikten bir temsilcisi olarak boy göstermektedir. Peki, ne oldu da bu hale düştü? Neden yapım yerine yıkımda ısrar ediyor? Tahripten duyduğu haz nedir? Bu soruların cevabını, insanın tabiatında ve yetiştiği havzada aramalıyız.

Normal şartlarda, her insan, annesinden günahsız ve zararsız olarak doğar. Anne kucağında ve aile ortamında yetişir. Annesinden emdiği süt kadar, kusursuz bir şefkatle yetişir. Zayıflık ve acizliğine karşın, eksiksiz bir sevgi ve alakaya mazhardır. Aynı sofrada, hemcinsleriyle oturur, paylaşmayı öğrenir. Sosyalleşmenin ilk dersini aile ortamından alır. Karşılıklı sevgi ve saygının ne olduğunu öğrenir. Görev ve sorumluluk alır; başıboş olmadığını fark eder. Buraya kadar her şey güzel; yol ve yöntemlerde –ufak tefek hatalar yaşansa da– bir anormallik yoktur.

Ancak...

Bir anne düşünün ki, doğan bebesini, ciğerparesini, öz parçasını sinesine basıp emzirmiyorsa... Sıcak ve şefkatli kucağından tecrit edip bakıcıların insafına terk ediyorsa... Biraz büyüdüğünde, okul öncesine, sonrasında ise, okula teslim edip ta lise sona kadar, en verimli dönemini orada geçirtiyorsa... Derken, üniversiteli olan gencin aileyle bağları kopuyorsa... Gerisini siz düşünün; nasıl bir gençlik profili ve panoramasıyla karşılaşacağımızı, siz hesaplayınız! Hele de, başta devlet olmak üzere, çocuklarımızın mukadderatında söz sahibi olanlar, ya bir de fıtrat ve mizaca uygun bir eğitim ve terbiye de vermiyorlarsa!..

Anne ya da ailenin evlattan kaçışı, evladın aileden kopuşunu hazırlar. Bu kopuş, aile içi yabancılaşmayı netice verir. Bu gün yaşadığımız toplumsal travmanın ve çevreyle kavganın bir önemli nedeni de küçük dünyamızdaki yabancılaşmadır. Peki, bu toplumsal ve evrensel kaosta devletin rolü nedir? 

Bir devlet düşünün; kuruluş felsefesini belirleyen temel faktör, “sekülarizm” ve “materyalizm”dir. Bu ideolojiler ki, insanı insan olarak değil, hayvan olarak niteler; insan için, hayvanın mutasyonel versiyonu der. Onu, en şerefli varlık payesinden indirir, şeytan ve şehvetin kurbanı eder. Hayatın merkezine, çatışma ve çıkarcılığı alır. Yalnızca güçlüye hayat hakkı tanır. Haklıyı güçlü değil, güçlüyü haklı görür. Yaşamı, dünya ile sınırlar, ahireti inkâr eder. Dünyaya, “meta” der, paylaşmayı reddeder. Irkçılığı pompalarken, barış ve kardeşliği es geçer.

İşte, bir devlet ve maarif ki, bu felsefeye bina edilmiştir. Böylesi bir devlet ve maarifin tornasından geçirilen nesil ve bu nesle emanet edilen bir gelecek... Herhalde olacaklar, bundan farklı olmayacaktı, değil mi?!

Ve bir toplum düşünün ki, bastırılmış, sindirilmiş, susturulmuştur. Yönetimde, eğitimde söz sahibi değildir. Mutfak, tuvalet ve yatak arasında sıkıştırılmış bir pozisyonda... Suni ayrılık unsurlarıyla ayrıştırılmış; iç kavgalara tutuşturulmuş; direncini kaybetmiş insanlar yığını. Var ama yok mesabesinde bir heyula... Yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen, sesini duyuramayan, itirazlarını yükseltemeyen tepkisiz bir kitle. Parti, cemaat, örgüt, tarikat, mezhep ve ırklar arasında paylaştırılmış, paylanmış çerçöp yığını.

Tıpkı Peygamber (asm)’ın dediği gibi:

"Sofradaki açların yemek kabına üşüştükleri gibi, insanların size(Müslümanlara) karşı birleşip üşüşmeleri yakındır." Biri sordu: “Acaba o çok mu az olacağız?" Peygamber(asm):Hayır, aksine sayınız çok olacak, fakat siz, selin sürüklediği çer-çöp gibi dağınık olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden, sizin korkunuzu çıkaracaktır. Sizin kalplerinize ise 'vehn' atacaktır." 'Vehn nedir, ey Allah'ın Resulü?’ diye sorduklarında ise, şu cevabı verir: "Dünya sevgisi ve ölüm korkusu."(Ebu Davud, 4297)

Bu hale “fıtratın bozulması” diyoruz. Yıllarca sürdürülen mühendislik çalışmasının acı ve zehirli meyveleriyle karşılaşanlar, şimdilerde dövünmekte, saçlarını-başlarını yolmaktalar. Güvenlik endeksli ve refleksli devlet politikaları, herkesin başına bir polis dikmekle güvenliği sağlayacağını, vatandaşlara ayar vereceğini zannetti. Hâlbuki maneviyattan habersiz ne nasipsiz bir nesil, hiç bir maddi yaptırımı dinlemez; hiç bir güvenlik çemberini takmaz. O bildiğini okur, burnunun hizasında yol alır. İslam’a yıllarca “irtica” diyen resmî ideoloji, istediği kadar “on yılda on milyon genç yarattık” desin, işte kendisi, işte dinden soyutladığı genç nesil!..    

Bir taraftan İslam’ı perdeleyen şiddet eylemleri ve şiddet üzerinden yürütülen karalama faaliyetleri, Emperyalistlerin kâr hanesine yazılırken, öte taraftan İslam’ı hakkıyla yaşamayan ya da uygulamayan Müslüman tiplemeler, maalesef İslam’dan uzaklaşmayı hızlandırmaktadır. Irkçı ve güvenlikçi politikalar ise, zaten iflas etmiştir. Evet, bindiği otoya ya da emanetullah olan bedenine bağladığı patlayıcılarla onlarca, yüzlerce ailenin hayatını karartanların, kapkara kalp ve ruhlarını deşifre ederken, bir de şu canavarları besleyen canavarca politikaları, maneviyatsız maarifleri, acımasız hayat şartlarını da masaya yatırmalıyız ki, sağlıklı ve isabetli hareket etmiş olalım.

Şöyle bir düşünelim; uyuşturucu ve madde bağımlısı çocukları topluma kazandırmak adına, kurulan müessesleri, bu müesseslerde çalıştırılan uzman ve sıradan personelleri, bunların devlete olan maliyetlerini düşünelim. Akabinde şunu sorgulayalım; ellerine silah almış ya da verilmiş gençlerimiz için ne yapıyoruz? Onları kazanmak için kaç kalem masrafımız var? Söyler misiniz? Ölmek ve öldürmenin çözüm olduğu, tarihin hangi kesitinde görülmüştür? Kendi neslini tüketen bir anlayış, aslında kendisini tüketmiyor mu? Maharet, düşmanlığı derinleştirmek değil, bitirmektir.

Bilim ve teknoloji insanın imhası için değil, ihyası için kullanılmalıdır. Bilimi, insan ve doğanın tahribinde kullanan emperyalistler, kendi sicillerini temize çıkarmak için, ezdiği ve sömürdüğü toplumlardan figürler devşirmekte, onları birer cinayet makinası gibi devreye sokmaktadır. Bir taraftan İslam’ı, diğer yandan İslam coğrafyasını imha etmektedir. Bu noktada, tüm ezilen ve sömürülen toplumlar için, bu aşağılık oyundan, bu boğucu cendereden kurtulmaları en büyük farzdır. İcatları olan şiddeti onlara iade edip kendi aramızda barış ve kardeşliği tesis etmeliyiz; başka da çaremiz yoktur.

Bu ülkede yaşayan her mevkideki insanın, vicdan ve sorumluluk taşıyan her vatandaşın en temel vazifesi, barış ve kardeşliğe katkı sunmaktır; başta ırkçılık ve mezhepçilik olmak üzere, bütün gerici, yıkıcı ve yoz düşünceleri ayaklar altına alıp çiğnemektir.  Zira kendi iç barışını, toplumsal konsensüsünü sağlayamamış hiç bir toplum payidar olamaz. Tarih ve yaşanılanlar, her gün bu dersi vermektedir. Tarihten ve yaşamdan ders almayanlar, daha nice acı tecrübelere teşnedirler. Sünetullahın yasası barış ve kardeşliktir, Emperyalizmin yasası ise, savaş ve düşmanlıktır; şimdi, tercih zamanıdır.

Benim tercihim barıştır, kardeşliktir; zorun ve zulmün çözümsüzlüğü ortadadır. Çözümsüzlükte ısrar, akla hizmet değildir, ziyandır. Kendi düşen ağlamaz. Zarara rızasıyla girene merhamet edilmez. Bizden söylemesi…

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89