• BIST 90.182
  • Altın 147,216
  • Dolar 3,6478
  • Euro 3,9515
  • İstanbul 7 °C
  • Diyarbakır 4 °C
  • Ankara -2 °C
  • İzmir 6 °C
  • Berlin 8 °C

2016

Ahmet Altan

Çok bilinen bir deyiş vardır gazeteciler arasında, “İstanbul’a kar yağmadan Türkiye’ye kış gelmez” derler… Ülkenin dört bir yanında yollar kardan kapansa da İstanbul medyasının ülkede kış olduğunu anlaması için karın kendi şehrine yağdığını görmesi gerekir.

O deyişe galiba bir yenisini ekleyeceğiz.

“Tanklar İstanbul’un mahallelerine girmeden Türkiye’de iç savaş olmaz.”

Güneydoğu’daki ilçe kuşatmaları, ölümler, sokağa çıkma yasakları, çatışmalar, top mermileriyle yıkılan binalar, açlık, meydanlarda yatan cenazeler, sokaklarda ilerlemeye çalışan ordu birlikleri, damlara yerleşen keskin nişancılar, bütün bunlar, İstanbul’dan pek görülmüyor.

Yedi sekiz yaşında kara gözlü bir oğlan çocuğuyla yapılan bir “konuşmayı” izledim geçen gün sosyal medyada, çatışmalı bölgelere yakın bir yerde okula giden çocuğa spiker soruyor, “korkmuyor musun”, “ben cesuram” diyor oğlan, “Oğlak burcuyam, ben korkmam,” “Batıdaki arkadaşların burada neler olduğunu anlamıyorlar” diyor spiker, oğlan gülüyor, “onlar anlamazlar, gelip Diyarbakır’ın halini görmeleri lazım.”

Çocuk, “Batıdakilerin” oralarda olanları anlamayacağını öğrenmiş artık.

“Onlar anlamazlar.”

Anlamıyorlar da gerçekten.

İşi, “orada hendek kazıldı”ya bağlamışlar devam ediyorlar.

O “hendeğe” Türkiye düşüyor, umurlarında değil.

Üstelik de iktidarın uyguladığı “sokağa çıkma” yasağının “hukuki” bir zemini olmadığını CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu açıkladı.

Valiliklerin “sokağa çıkma yasağı” kararı verme yetkisi yokmuş.

Yasalara aykırı bir şekilde sokağa çıkma yasağı koyuyorlar.

AKP iktidarının tipik özelliklerinden biri bu zaten, yasalara, hukuka hiç aldırmıyorlar, “hukuka uymasak da biz seçimlerde oy alıyoruz seçmenimizden” deyip hukuksuzluğa devam ediyorlar.

Bir iktidarın “meşruiyetinin” seçimlerle sağlanacağını sanıyorlar, iktidarlar meşruiyetlerini “seçimlerle” sağlamazlar, seçim yapıp kazanan çok diktatör, çok kanunsuz yönetim gördü dünya.

Bir iktidar, “meşruiyetini” hukuktan alır, hukuk çerçevesinin içinde durmak “meşruiyetin” kaynağıdır, seçim o hukuk çerçevesinin gerekli bir parçasıdır ama “yeterli” parçası değildir.

Zaten bu yüzden AKP medyası ve politikacıları hep “seçimden” söz ediyor ama hukuktan hiç söz etmiyor.

Edemezler, çünkü hukuka uymuyorlar.

Seçimle gelmiş iktidarların hukuku çiğnemeleri, diktatörlükler kurması çok tehlikelidir.

Mussolini ile Hitler de seçimle işbaşına gelip hukuku çiğnemişler, çok adam öldürmüşler, ülkelerini ayaklar altında çiğnetmişlerdi.

Partizanlar Mussolini’yi bacağından astılar, Hitler de başkenti yabancı orduların istilasına uğradığında korkudan pörtlemiş gözlerle bir mağarada intihar etti.

Onların adamlarını da yargıladılar.

Latinlerin dediği gibi, “hukuk bazen uyur ama asla ölmez.”

Bir gün hukuk mutlaka uyanır ve hukuksuzluk yapanlar mutlaka yargılanır.

Burada da hukuk uyanacak bir gün.

Bunu onlar da biliyor.

Hukukun uyanmasına engel olabilmek için “başkanlık” sitemini kurmaya bu kadar abanıyorlar.

Güneydoğu’daki iç savaşı da onun için hukuksuz bir biçimde sokağa çıkma yasaklarıyla, kuşatmalarla kışkırtıyorlar.

Görebildiğim kadarıyla 2016’da “başkanlık” seçimlerine girişmeden önce Kürt savaşını bahane ederek aynen 1925’te olduğu gibi bir “takrir-i sükun” kanunu çıkartmak, herkesi susturmak, bütün muhalifleri de içeri atmak istiyorlar.

Bütün hazırlıklar bunun için.

Muhalefetin tümüyle susturulduğu, “halifenin” bütün yönetimi ele geçirdiği, “din” vurgulu bir diktatörlük kurmaya doğru koşuyorlar.

Hasan Cemal’le Tuğçe Tatari’nin kitaplarına satış yasakları getirdiler… Kitapları bile yok etmeyi amaçlıyorlar.

İçine girdikleri “hukuksuzluk” batağının içinde öylesine sıkıştılar ki kendilerini buradan kurtaracağını sandıkları “başkanlık” için her şeyi yapabilecek gibi gözüküyorlar, içsavaş çıkarabilirler, savaş çıkarabilirler, partileri kapatabilir, herkesi hapse atabilirler.

İç savaşı Güneydoğu’da başlattılar.

“Hendek kazan PKK’lı gençlere haddini bildireceğiz” diye başlattıkları operasyonlar aylardır şehirlerde sürüyor… Eğer senin ordunun tankları, senin kentlerinin mahalellerini topa tutuyor, senin askerlerinle polislerin senin vatandaşlarını öldürüyorsa, bu iç savaştır.

Güneydoğu’da yaşanan da bu.

Zaten yabancı basında da “Suriye benzetmeleri” başladı bile.

Savaşı da, elindeki küçük oltayla köpekbalığı yakalamış şaşkın bir balıkçı gibi bizim kayığa taşımaya uğraşıyorlar.

Rus uçağını vurup Ortadoğu’da kendini kilitleyerek Batı’nın eteklerinin altına saklanıp, ülkeyi Suriyeli mültecilerin “temerküz kampı” yapmaya razı olduktan sonra şimdi de Suudilere nefer yazılıyorlar.

Bu ülkenin ilk kez Suud prenslerinin neferliğini kabul ettiğini görüyoruz.

“Süper güç “olacağız derken Suudi kralının çağırıp talimat verdiği, kurduğu Sünni ittifaka asker yazdığı bir ülke oldu Türkiye.

Kazandıkları petro-dolarları halklarının refahı için harcamak yerine “askeri güç” olmak için harcayan, düşen petrol fiyatlarıyla da ekonomisi iyice sarsılan Suudi Arabistan çoktandır belaya kaşınıyor.

Önce Yemen’de bir şansını denedi.

Orada debelenmekle meşgul şimdi.

Ardından da bir Şii din adamını asıp İran’la ilişkileri gerdiler.

Ortadoğu’da bir Şii-Sünni savaşı başlatma peşinde akılsızca işler yapıyorlar.

Müslümanların sadece birbirlerini değil Müslümanlığı da vurup öldürmeye uğraştığı bir döneme girdik.

Türkiye ise bu savaşın Sünni kanadında yer alacak bir ülke görüntüsünden kurtulamıyor… Suudların paçasından ayrılmıyor.

İçerde Kürtlerle bir iç savaş başlatmak, dışarda Ruslarla kapışmak, Irak’la askeri çatışmanın eşiğine gelmek, Sünni ittifaka nefer yazılmak, ülkeyi bir düşmanlık çemberinin içine sokmak… Bunlar, “halifelik” hayalinin bulandırdığı akılların Türkiye’nin başına açtığı işler.

İktidarın akılsızlıkları ve çılgınca hayalleri ortaya çıkmasın diye de muhalefet üzerinde baskıyı artırıyorlar.

Bunlar yetmiyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin “fetva makamı” haline getirilen Diyanet İşleri’nin Aleviler konusundaki “kırmızı çizgileri” ve bu ülkenin bütün Alevi yurttaşlarını delirtecek açıklamaları da gündeme giriyor.

Bir kerpetene kısıtırılmış çürük bir ceviz gibiyiz şimdi.

Kırıldı kırılacak bir haldeyiz.

Tabii buna bir de çöken ekonomiyi ekleyin…. Üç liraya dayanan doları, düşen ihracatı, fırlayan enflasyonu, sallanan borsayı, kaçan yabancı yatırımcıları ekleyin.

Ve, bütün sorunları bir yana bırakan, Sünni bir diktatörlük, Müslüman bir Hitler peşinde Türkiye’yi her yanından kan fışkıran bir iğneli fıçıya sokmaktan hiç gocunmayan bir iktidar var hepsinin üstünde.

Çok kötü bir döneme giriyor Türkiye.

Ne olacak peki?

2016, tek bir gününde bile “istikrar” göremeyeceğimiz bir yıl olacak.

Her bela kapımızda.

Türkiye bu belalardan kurtulabilir mi?

Belki daha temel soru şu, Türkiye kurtulmak istiyor mu?

Kurtulacak bir sağduyusu, aklı, iradesi var mı?

Bu soruların cevabını bilmiyorum, bilen bir kimse olduğunu da sanmıyorum.

Bugüne dek hep bu ülkenin mucizesine inandım ama bugüne dek kendi kötülüğünden bu kadar memnun bir halde de hiç görmedim bu toplumu.

Bu ülke bir kuyu gibi, insanların birçoğu o kuyudan yukarı bakıp “bir avuç gökyüzü” görüp bunun gelecekteki aydınlık olduğunu sanıyor, biraz dışardan baktığınızda ise buranın sadece karanlık bir kuyu olduğunu görüyorsunuz.

AKP de o kuyudan çıkmamamız için kuyunun üstünü taşla kapatmaya çalışıyor.

Türkiye kuyudan çıkabilecek mi?

Bunun ilk cevabını “başkanlık” konusunda alacağız.

Türkiye başkanlığı kabul ederse, korkarım zifiri bir karanlıkta boğulmayı da kabul edecek.

Bunu reddecek refleksi gösterebilirse, o zaman kurtulabilmemiz için hala bir ümit olduğuna inanabileceğiz. (Haberdar)

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89