• BIST 83.067
  • Altın 146,530
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • İstanbul 4 °C
  • Diyarbakır 7 °C
  • Ankara -4 °C
  • İzmir 5 °C
  • Berlin 0 °C

2. Cumhuriyet’e doğru l: Seçimin ardından hasar ziyan tespiti

Oya Baydar

İstediğiniz kadar oyalanın ince hesaplarla. İstediğiniz kadar zaferinizi ilân edin. Kim nerede yüzde bilmem kaç almış, kim nerede kazanmış, hangi parti oyunu arttırmış, hangisi kaybetmiş; köşelerde, kanallarda, ekranlarda, toplantılarda istediğiniz kadar konuşun, tartışın, yorumlayın, ince ahkâm kesin, böbürlenin, ağlaşın; hiçbir önemi yok, herkes kaybetti, hepiniz, hepimiz mağlubuz. Çünkü bir ülke insanlığını, vicdanını, yüreğini, toprağına ve birbirine aidiyet duygusunu, hele de umudunu kaybetmişse orada malzemesi insan olan her siyasal güç, yüzde 100 değil yüzde 1000 oy da alsa, ülkenin geleceğiyle birlikte kendi geleceğini de kaybetmiş demektir. Kimileri bu satırları gerçeklerden kopmuş, umudunu tüketmiş bir kötümserin edebî cümleleri sayabilir. Keşke öyle olsa! Ama toplumumuzdaki hasarın-ziyanın onarılması çok güç, (hatta uzun dönemde dramatik altüstlükler yaşanmadan) adeta imkânsız boyutlara ulaştığını, önümüzdeki günlerde ne yazık ki hep birlikte yaşayıp göreceğiz. 

Ölü çocuklara küfredenler ülkesi 

Bu ülkenin; masumiyetini, vicdanını, sağduyusunu adım adım yitirdiğini; kin ve kötücüllüğün ağına düşmekte olduğunu bir süredir yüreğimiz yanarak gözlüyor, kuşkuyla izliyorduk. “En iyi Kürt ölü Kürt”, “Örtülü kara böcekler”, “Ermeni dölleri”, “mum söndü ayini yapan Kızılbaşlar”, “laik orospular”, “Allahsız komünistler”, “karnını kaşıyan adam”, “çember sakallı yobazlar”, vb.,vb. hiçbirimize yabancı gelmeyen, ilk kez bugün duymadığımız, hatta çoğumuzun kullanabildiği sıradan ifadelerdir. Yüzlerce yılın öğrenilmiş/öğretilmiş ayrımcılık ve nefret diliyle, ulus-devlet ideolojisinin hepimizde neredeyse genetik kodlara dönüşmüş ötekileştirici zihniyetiyle öteden beri tanışığız. Bu dili ve zihniyeti kurmakta, körüklemekte Osmanlı’dan bu yana, hele de ulus-devletin kuruluşundan sonra gelmiş geçmiş bütün egemenler birbirleriyle yarıştılar. Bayrağı son olarak Tayyip Erdoğan’da simgeleşen AKP kadroları devraldı, bu lanetli yarışı sürdürüyor.

Gelmiş geçmiş muktedirler tarafından ne kadar mağdur edilmiş, örselenmiş, birbirine düşman kılınmış olsa da insanlarımız vicdanını, iyiliğini, merhametini, masumiyetini yakın zamanlara kadar bütünüyle yitirmemişti. On yıllardır çok kötü olaylar yaşamıştık, toplumsal cinnet dönemlerinden geçmiş, kötücülleşmiştik, fay hatları açılmış, derinleşmişti.. Tek tek kişiler, militan saldırganlar, derin devlet çeteleri vardı fay hatlarını derinleştirmeye çalışan. Ama..... ama bugünlere kadar bu topraklarda ölü bebelere hakaret edilmemiş, minik bir çocuğu aramak için seferber olan hâlâ iyi kalabilmiş insanlarımız Tayyip Bey’e ve hükümetine karşı yeni komplolar hazırlamakla itham edilmemişti. Öldürülen çocuğunun yasını tutan analar, ülkenin Başbakanı tarafından miting meydanlarını dolduran yüzbinlere yuhalatılmamıştı. O mitinglerde ön saflara dizilmiş gencecik kadınlar, güzelim örtülü analar Başbakan’ın komutuyla çocuklarını yitirmiş başka anaları gırtlaklarını patlatarak, yüzlerinde nefretle, vecd içinde yuhalamamışlardı. Bu ülkede yalan dolan, riyakârlık, çıkarcılık, nefret kusan tarafgirlik, yönetenlerin ve akıldanelerinin cehaleti, sığlığı, bayağılık hiç bugünkü kadar prim yapmamış, arkası sıvazlanmamış, kitlelere model olarak sunulmamıştı.

Birkaç hafta önce yazdığım yazılarda “Halk umudunu, güvenini yitirirse mutlak güvensizlik, değersizlik ve inkârcılığa, yani nihilizme varır, o noktadan sonra da her şey mubah olur ve yıkıcı kötülük her yanı sarar” diye feryat ediyordum umutsuzca. Şimdi, eşik atlandı; artık insanlar hiçbir şeye, hiçbir kuruma, hiçbir değere inanmıyorlar. Bizzat Başbakan’ın, yargının ve en vahimi de Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına bile saygı duymadığını açıkladığı (bunun anayasal suç sayılabileceğinin farkında mıyız?) bir ortamda halk yargıya neden güvensin, hukukun üstünlüğüne neden inansın? Başları secdeden kalkmayan ‘kakara- bakara’ dini bütünlerin (!) birbirlerinin boğazına sarılmış, en ağır hakaretlerle kıyasıya iktidar savaşı verdikleri bir yerde, dindarın dinsizin birbirine neden güveni olsun? Nefret söyleminin en pespaye ve ağırının en tepedekiler tarafından kullanılıp teşvik edildiği, dindar ve kindar nesiller yetiştirme peşinde koşulduğu bir toplumda kitleler kin ve düşmanlık duygularından nasıl sıyrılsın? İktidardakilerin yolsuzluklarını, hırsızlıklarını yargıdan kaçırmak için bütün hukuksal kurumları ve kendi devletlerini tarumar etmekten kaçınmadıkları bir ülkede kitleler nasıl namuslu, vicdanlı kalsın? Ülkenin ne kadar doğal zenginliği varsa, dağıyla ormanıyla talan edilmesinin icraat, kalkınma, büyüme, gelişme diye yutturulduğu; bundan bir kısım halka dağıtılan kemik payının oy bedeli sayıldığı bir ortamda insanlar ülkenin kaynaklarına nasıl sahip çıksın? Hele de sahip çıkmaya çalışanların başlarına gelenler hatırlanırsa... 

Hasar-ziyan sandığımızdan çok daha büyük 

Yazının başlığı ‘Seçimin Ardından’ değil, 17 Aralık’tan bu yana hasar, ziyan dökümü olmalıydı. Çünkü 30 Mart seçimleri Gezi’den de önce başlayan, Gezi’de görünür hale gelen, 17 Aralık’tan sonra bütün toplumu kuşatan bir sürecin umuma açık son temsiliydi. Ancak oyun bitmedi, sadece birinci perdeyi seyrettik ve bu trajikomik eserin sahneye koyucusunu ve baş aktörünü kimimiz alkışlayıp kimimiz yuhalarken, tiyatro binasının yanmakta olduğunu, seyircilerinse ateşi çılgınca körüklediklerini çoğumuz fark etmedik.

Şimdi, çarpışan taraflardan birinin içinden-göbeğinden- kucağından değil dışardan, tarafsızca ve korkusuzca bakıp hasar-ziyan tespiti yapmanın; tespitimizi de cesaretle haykırmanın zamanı: Bir ülkenin en değerli varlığı; o olmazsa ne ülkeden, ne toplumdan, ne siyasetten söz bile edilemeyecek olan unsuru İNSAN(ımız) tahrip olmuştur/ tahrip edilmiştir. Evrensel insanî değerler, toplumsal değerler, dinî değerler; aynı topraklar üzerinde birlikte yaşamak, birbirini anlamak için zorunlu aidiyet duyguları ve insanî iletişim antenleri hasara uğramış/ uğratılmıştır. 

Birlikte yaşama irademiz kalmadı mı? 

Bu noktada, yazıyı uzatmamak ve pehlivan tefrikasına dönüştürmemek için Umut Özkırımlı’nın T24’te 6 Nisan’da çıkan yazısına gönderme yapmak istiyorum. Göndermeden de öte, düşündüklerimi ve yazmak istediklerimi benden çok daha iyi anlatan bu yazının bütününe katıldığımı söyleyerek onun bıraktığı yerden devam ediyorum.

Kafamızı kuma gömüp gerçeklere gözümüzü kapamaya, mezarlıktan geçerken cebimize öksürmeye ne kadar gayret edersek edelim şu andaki durumda Türkiye insanları, Türkiye toplumu dramatik şekilde ayrışmıştır. Özkırımlı’nın “ 3 Türkiye’nin birlikte yaşama iradesinin kalmadığı” tesbiti, ürkütücü olmakla birlikte büyük gerçeklik payına sahiptir. Onun kadar kötümser olmamak için, ben “birlikte yaşama iradesi pamuk ipliğine bağlı hale geldi ve giderek incelen bu iplik her an kopabilir” demeyi tercih ederdim. Doğrudur: siyasal cepheleşmeyi, ideolojik kutuplaşmayı aşan bir durumla karşı karşıyayız. Ancak üç Türkiye’nin her birinin içinde bu ayrışmadan, kopuştan endişenin de ötesinde acı duyan, çözüm bulmaya çalışan, çözümün geniş bir özgürlük, eşitlik, hukuk ve adalet ortamında yeşereceğini bilen, ayrıştırıcı nefret dili ve kindar zihniyetin ülkeyi yıkıma götürdüğünü fark eden kesimlerin varlığını da görmezden gelemeyiz. Evet; bu kesimler azınlıktalar, örgütsüzler, etkisizler. (Orta ve uzun vadede bir çözüm yaratılabilecekse, bunun ancak bu kesimlerin biraraya gelmeleri ve güçlenmeleriyle mümkün olabileceğini, sonraki yazılarda açmak üzere kaydedip geçelim.) 

2. Cumhuriyet’e geçiş sancılarını yaşıyoruz 

Yazının başlığını ilgi çeksin, okunsun diye 2. Cumhuriyet’e doğru koymadım. 1923’de kurulan 1.Cumhuriyet; ideolojisiyle, egemen sınıf ve katmanlarıyla, siyasal kanatlarıyla 2000’lere kadar varlığını sürdürebildi. 90’larda, liberal demokrat aydınlar tarafından ortaya atılan 2. Cumhuriyet kavramı, aslında 1. Cumhuriyet’in vesayetçilikten, devletçilikten arınmasına, demokratikleşmesine, ekonomik liberalizmle birlikte siyasal liberalizme de açılmasına atıf yapıyordu. Bu haliyle sistem içi, reformist bir çıkıştı. CHP’nin Altı Ok’undan devletçiliği kaldırıp yerine altı ok arasında hiç yer almamış demokratikleşmeyi ikame etme çabası gibi de özetlenebilir.

Cumhuriyet ideolojisinin ürünü ve taşıyıcısı olan, sisteme muhalefetleri öze inmeden siyasal düzlemde kalan, vesayetçi Cumhuriyet elitizminin laiklik ilkesini toplumun en geniş kesimlerini siyasal-toplumsal yaşamdan uzaklaştırmak olarak kavrayan, kurucu ve kurucu çocukları oldukları için kendilerini ülkenin ve cumhuriyetin tek sahibi gören kesimler, 2. Cumhuriyet kavramını Atatürk’e, Cumhuriyet’e, ülkeye, millete ihanet olarak kavradılar. “2. Cumhuriyetçi” nitelemesi “liboş” aşağılamasıyla birlikte hakaret olarak kullanıldı. O yıllarda, Cumhuriyet’in toplumsal-sınıfsal-ideolojik yapısında bugün yaşamakta olduğumuz derin sarsıntı henüz su yüzüne çıkmamıştı ve kavram bir siyasal kavga sloganından öteye geçememişti.

Kimse dehşete, paniğe, öfkeye kapılmasın; toplumsal değişimin önüne geçilemiyor. Ve de eğer sen sağlık önlemlerini almamışsan, korkunun ecele faydası yok. Korkacak bir şey de yok aslında. Cumhuriyet’in 100. yılına doğru giderken, yaşlı yapı yerini adım adım yenilenmiş Cumhuriyet’e bırakıyor. Daha mı iyi, daha mı kötü? Tarih ve sosyoloji bu soruları sormaz, ama en azından daha kötü olmaması için insanlara yol gösterir. Tabii anlayan olursa...

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89