• BIST 88.531
  • Altın 142,493
  • Dolar 3,5900
  • Euro 3,7896
  • İstanbul 8 °C
  • Diyarbakır 5 °C
  • Ankara -2 °C
  • İzmir 4 °C
  • Berlin 5 °C

‘14 Şubatçılara Aşk Bilmecesi’

Ersin Tek

‘‘Kimseye ait olmamak, kendime bile!
Durmadan gitmek, sonu olmayan
Bir yokluğun peşinde
Ve ona ulaşma isteği içinde!’’                                                                   
(Fernando Pessoa)

Açık-seçik konuşulmasa da, gündemde hak ettiği yerini almasa da, her zaman, her yerde, en çok konuşulan şey olduğu için olacak, en az anlaşılan ama en çok özlenen şeydir aşk. Savaşlar, acımasızlıklar, saldırganlıklar, siyasal ve toplumsal çürümüşlükler almış başını yürümüş olsa bile, insanın var olduğu her yerde aşk da gösterir kendini, ama az ama çok.

Bu yüzden sürüyle sorunun cevabı aşkta bulunabilir.

Mesela aşk, iktidar ilişkisinin en fazla sivrildiği –trajik bir hal aldığı-, yıpratıcı yanlarının en belirgin formları aldığı alanların başında gelir. Aşkta efendi-köle diyalektiği bir başka işler; efendinin her an köleye, kölenin her an efendiye dönüşebileceği bir eksen üzerinde inişli-çıkışlı bir yol alış sözkonusudur.

Köleleştirici aşkta karşıdakine (sevgiliye) sahip olunduğu ve üstünlük duygusunun egemen olduğu için kolaylıkla, sevilen hor görülecektir. Sömürgecilik ilişkilerindekine benzer olarak sahiplenilme isteğinin, büyük bir alçaklığa ve kesin bir teslimiyete yol açması kaçınılmazdır. Nietzsche, bu durumu şöyle özetliyordu: ‘‘Seven kendini olduğu gibi verir, sevdiğinin başka sevgilileri olmasını kabul edecektir, alçak olacak, alçaklığının zevkini tadacaktır.’’

İnsanlığın başlangıcından bu yana var olma arzusuyla beslenen aşk, insanoğlunun kaçınılmaz olan sonuna(ölüme) karşı açtığı gizli ve o ölçüde trajik bir savaştır. Bu haliyle aşk, içten ve derinden yaşama katılımdır; âşık doğal olarak, kendini tanımlayan değerlere doğru yönelir, batında ne ise zahirde de ona benzemeye çalışır, ona yaklaşır.

Varlık ve Hiçlik adlı yapıtında Sartre, sahiplenme arzusunu var olma arzusuna dayandırır; dünyada yalnız değiliz; sınırsız bir özgürlük hissettiğim halde, bana bakan, beni tanımlayan, beni eşyaya dönüştüren bir başkası var. Aşk, başkası tarafından bana yapılan tehdide karşı, saldırgan yanıt biçimlerinden biridir. Aşk bir savaştır; savaş için geçerli olan, aşk için de geçerlidir. Tehdit edilen varlık, başkasının özgürlüğünü özgürlük olarak esir almaya, sahiplenmeye kalkışır…

Bütün bu gerçekliğin yanında birde – bilhassa doğu irfanında çokça bahsi geçen- aşkın, sınırsız ve engin bir sevgi halinde tezahür eden ve insanoğluna manevî haz veren bir yönü de mevcuttur; aşk ateşini söndürmesin diye vuslatı istemeyen, ayrılık gecesinde yanıp yakılmayı vuslatın şafağına erişmekten daha makbul gören, derdine derman istemeyen, sevgiliden gelecek olan bela ve cefayı dünyada hiçbir şeye değişmeyen, en büyük arzusu sevgilinin uğrunda yok olmayı isteyen âşıklar vardır.

Fuzulî yazdığı pek çok beyitinde, aşkın bu yönünü dile getirilir ve bu durumu yücelttikçe yüceltir. Örneğin bir beyitinde şöyle diyor:

‘‘Hâsılım yok ser-i kûyunda belâdan gayrı
Garazım yok reh-i aşkında fênadan gayrı’’

(Senin mahallende (bulunmakla), beladan başka bir şey elde etmedim.
Zaten, aşkının yolunda yok olmaktan gayrı da bir emel taşımıyorum.)

Aynı şekilde İbn Hazm ‘Güvercin Gerdanlığı’ kitabında ‘Aşkın Mahiyeti’ bölümünde şunları yazıyor:

‘‘Çok sevgili dostum, aşk göz açtırmayan bir derttir. Bu derdin ilâcı, acısıyla orantılı olmasıdır. Bu öyle bir hastalıktır ki, hasta zevk alır. Öyle bir acıdır ki dert sahibi arzu eder. Bu derde kim uğrarsa artık iyileşmek istemez. Acı çeken ise, bu acıdan kurtulmayı dilemez. Aşk insana, vaktiyle iğrendiği şeyleri süslü püslü gösterir. Kendisine zor gibi gözüken şeyleri kolay gösterir. Doğuştan olan huyları ve doğal eğilimleri değiştirecek kadar ileri gider.’’

Meseleye bu taraftan yaklaştığımızda, kendini kuşatan bitimsiz zorlukların ve engellerin içinden geçerek (veya onları terk etmeyerek) sürekliliğini, daha doğrusu sonsuzluğunu kazanmanın yolunu arar aşk. Çünkü yeryüzünde, başlamış, sonunu getirmiş aşkların hikâyeleri aşka dâhil olsa bile, basit ve sıradandır. Başlamış ve bitmiş aşk hikâyeleri sıradan hikâyelerdir. Ancak insanlık tarihine/vicdanına kazınmış olan büyük aşk hikâyelerinin hepsinde rollerin bir evreden sonra tersine döndüğü, aşk ateşinin yön değiştirerek yakanın yandığı, yananın külünden yeniden doğduğu bir durumun yaşandığını/yazıldığını görüyoruz.

Vel hâsılı kelam, insanlar aşkın mahiyeti hakkında hiçbir zaman tam anlamıyla anlaşamadılar/ anlaşamayacaklar ve aşk hakkında ne yazılırsa yazılsın eksik kalacaktır; en az bilenen, en zor çözülen bir bilmece olarak kalacaktır...

Biz, Gündüz Vassaf’ın yıllar önce yazdığı ’14 Şubatçılara aşk bilmecesi’ yazısında geçen öyküyle bitirelim bu yazıyı.

‘‘Bu öykü İtalyan yönetmeni Giuesseppi Tornatore'nin 'Sinema Paradiso' filminden...
Bir gün kral diyarın en güzel prenseslerini çağırdığı bir davet verir. Güzel olmasına kızların hepsi güzeldir ama kralın kızı gibisi yoktur. Kralın askerlerinden biri nöbet beklerken prenses önünden geçer. Bakış o bakış. Prensese âşık olur. Basit bir askerin, kralın kızının yanında lafı mı olur? Ama her nasılsa, eninde sonunda prensesle tanışmayı başarır. Onsuz dayanamayacağını, beraber olamayacaklarsa ölmek istediğini söyler. Prenses, askerin aşkının gücünden etkilenir. Ona şöyle der, "Eğer balkonumun önünde yüz gün yüz gece bekleyebilirsen, senin olacağıma söz veriyorum."

Asker başlar beklemeye. Bir gün, iki gün, yirmi gün geçer. Prenses her akşam balkonundan, aşağıda bekleyen askere bakar. Ne zaman baksa asker hiç kımıldamadan dimdik durmaktadır. Yağmurda, karda, rüzgârda hep orda bekler. Kuşlar askerin kafasına pisliklerini yapar, arılar onu her bir yerinden sokar. Asker yerinden kımıldamaz. Günler geçer, asker bekler. Doksan günün sonunda bembeyaz, taş kesilmiş gibi durmaktadır. Gözlerinden boşalmakta olan yaşları tutamaz. Uyuyacak takati kalmaz. Ve bitmek tükenmek bilmeyen bu zaman boyunca Prenses de bekler. Sonunda doksan dokuzuncu gece gelmiştir. Asker arkasını dönmeden gider.’’

Filmde hikâyeyi anlatan kör sinemacı yanındaki delikanlıya dönüp sözlerini şöyle bitirir, "ve sakın bunun ne anlama geldiğini sorma, çünkü ben de bilmiyorum. Sen anladıysan bana söyle.’’

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89