• BIST 89.809
  • Altın 145,306
  • Dolar 3,6167
  • Euro 3,9083
  • İstanbul 8 °C
  • Diyarbakır 6 °C
  • Ankara 3 °C
  • İzmir 9 °C
  • Berlin 7 °C

12 Eylül dersleri

Şahin Alpay

Kenan Evren öldü ve askerden başka kimsenin katılmadığı devlet töreniyle defnedildi.

Maalesef, bazı ölülerin ardından “Allah rahmet eylesin…” demek insanın içinden gelmiyor. Nedeni malum: Evren, büyük zulüm uygulayan, toplumda çok büyük acılara neden olan; istikrar sağlayacağız derken çok daha büyük istikrarsızlıkların temelini atan; PKK silahlı isyanını tetikleyerek (büyük çoğunluğu Kürt) 40 bine yakın yurttaşın ölümüne yol açan darbenin başındaki askerdi. Henüz rüşdüne ermemiş bir gencin idamına onay verirken “Asmayalım da besleyelim mi?!” diyebilen hunharlıkta bir zihniyetin temsilcisi, “babacan” bir babaydı. Yapılmasına önayak olduğu anayasadan ve getirdiği kurumlardan hâlâ kurtulamadık… Bunun suçu da tabii ki onun değil; başkan olacağım, ülkeyi şirket gibi yöneteceğim diye tutturan Cumhurbaşkanı’nındır.

1970’lerin sonlarında manzara şuydu: İki büyük partiden CHP’nin başındaki Bülent Ecevit, ana rakibi AP’nin başındaki Süleyman Demirel’i faşistlikle, Demirel de Ecevit’i komünistlikle suçluyordu. Birincisi, her gün 5 yurttaşın öldürüldüğü yavaş çekim iç savaşın durdurulabilmesi için iki büyük partinin koalisyon hükümeti kurmasını; ikincisi ise derhal erken seçimlere gidilmesini istiyordu. Askerin ise bir süredir, şiddetin büyümesine göz yumduğu, halkın kendisini müdahaleye çağırmasını beklediği apaçıktı. İtiraf edeyim ki, bunun hiç hayırlı sonuçlar vermeyeceğini iyi bildiğim halde, asker beni de ikna etmişti: TSK müdahalesinin kaçınılmaz hale geldiğini düşünüyordum. Ve beklenen oldu... Yediğimiz silleden benim nasibime düşen de şu oldu.

Malumunuz, ben 12 Mart 1971 darbesi ertesinde yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştım. Sıkıyönetim tarafından aranmama neden olan suç, (sonradan, inandığım adalet ve özgürlük ideallerinin tam tersine hizmet ettiği sonucuna varıp terk ettiğim) radikal sol görüşleri savunmaktı. 1974 genel affı ile yurda dönüp kısa dönem yedek subay olarak askerlik yapmış, hukuken “temiz”e çıkmıştım. Doktora yaptığım İsveç’ten gelip gidiyordum. Aralık 1980’in son günlerinden bir gün, rahmetli babamı ziyaret etmek üzere Ayvalık’a gitmiştim. Babamın evinden çıktıktan sonra sivil polisler tarafından gözaltına alındım. Önce sıkıyönetim yüzbaşısının karargâhına, sonra merkez karakoluna götürüldüm. Bir geceyi 2 x 2 metrelik, penceresi dahi olmayan bir hücrede geçirdikten sonra, birkaç gün bir koltukta “misafir” edildim. Komiser, “Hakkınızda yakalama yok, ama kimilerinin teşvikiyle yüzbaşı sizi gözaltına aldırdı. Sizi İzmir’e göndermek zorundayım…” diyordu. 31 Aralık öğleden sonra İzmir’den sivil polisler geldi. 1981 yılbaşı gecesini İzmir siyasi şubede, oturtulduğum bir sandalye üzerinde geçirdim. Gelip geçen polisler, ellerinden bir demire kelepçeli olarak, hemen yanımda yerde yatan bir genci küfrederek tekmeleyip duruyorlardı. İşkenceden geçirildikleri için çeşitli uzuvları sargılar içinde olan gençler, gruplar halinde tuvalete çıkarılırken, gece boyu önümden resmi geçit yaptılar… Yaralarıyla ilgilenen beyaz önlüklü bir doktor ve birkaç hemşire ortalıkta dolaşıyordu. Karabasan gibiydi.

Nöbetçi amir bir ara beni, falakadan askıya, hortumlusundan elektriklisine kadar bütün araçlarıyla tam teşekküllü bir işkencehane olan odaya aldı. “Hakkınızda yakalama yok, ama sizi sıkıyönetime teslim etmek zorundayız. Pazartesiye kadar buradasınız…” dedi. Sonraki iki geceyi arşivdeki demir raflara kelepçeli olarak geçirdim. Pazartesi Narlıdere’ye gönderildim. Orada da 2 gece geçirdikten sonra, rahmetli dostum (nur içinde yatsın) yazar Ahmet Yorulmaz devreye girdi. Hısımı olan bir sıkıyönetim savcısı, hakkımda yakalama kararı bulunmadığı için beni serbest bıraktı. Yorulmaz cesaret etmeseydi, birçokları gibi aylarca, belki daha uzun süre gözaltında kalabilirdim.

12 Eylül’ün unutulmaması gereken dersi şu: Askerin işi siyaset değil, askerliktir. Asker, hukuka aykırı olanlar hariç, seçilmiş hükümetin emrine tabidir; siyasi sorunları çözemez; çözmek adına hep başımıza daha büyük sorunlar örmekten sorumludur. Başımızdaki seçimle gelen, gırtlağına kadar yolsuzluğa ve hukuksuzluğa bulaşmış, keyfi ve otoriter iktidarı, oylarımızla yola getirmeliyiz ve getireceğiz.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89