• BIST 88.531
  • Altın 142,610
  • Dolar 3,5949
  • Euro 3,7882
  • İstanbul 10 °C
  • Diyarbakır 10 °C
  • Ankara 6 °C
  • İzmir 12 °C
  • Berlin 9 °C

12 Eylül

Ahmet Altan

Çok darbe gördüm.

Çok asker cemsesi, asker postalı, radyo bildirisi, arama ilanı, baskınlar gördüm..

Benim yaşımdaki herkes gördü bunları.

12 Mart olduktan hemen sonra bizim evin etrafında birdenbire ayakkabı boyacıları, işportacılar, aylak aylak dolaşan sakalı uzamış tuhaf insanlar peyda olmuştu.

O sıralarda Küçükçekmece’nin oralarda bir gazeteciler sitesinde oturuyorduk, kuş uçmaz kervan geçmez bir yer, ne biri ayakkabısını boyatır, ne işportacıdan alış veriş eder.

Annem pencereye gidip gidip o adamlara bakıyordu.

Ertesi gün sabaha karşı iki siyah araba durmuştu bizim kapının önünde.

Bizim eve giren iki yorgun suratlı sivili hâlâ hatırlıyorum, babam, “Ben hazırlanırken bir kahve için” demişti, annem onlara kahve yapmıştı.

Utangaç utangaç içmişlerdi kahvelerini.

Sonra babamı alıp gittiler.

Yarım saat önce de İlhan Bey’i almışlardı.

Handan Hanım arayıp haber vermişti zaten, “İlhan’ı aldılar, Çetin’i almaya geliyorlar” diye.

Turhan Bey, Mehmet ve ben günlerce kışla kapılarında İlhan Bey’le babamı aramıştık.

Çocuklarını arayan anneler babalar vardı etrafta.

Gençleri topluyorlardı.

Selimiye’nin pencerelerindeki demir parmaklıklara yapışmış beyaz eldivenleri hatırlıyorum en çok, Deniz Harp Okulu öğrencilerini de toplamışlardı, onların elleriydi onlar.

Deniz Gezmiş’ler yakalandığında Gülnur Sanem’e hamileydi.

Asıldıkları sabah hastaneye gitmiştim.

Gülnur ağlıyordu, “bu ülkede çocuk doğurmak istemiyorum” diye.

Aylardan mayıstı.

Babam hapisteyken bir sabaha karşı evimizi bastılar.

Süngülü askerler girdi evin içine.

Uzun boylu bir binbaşı küstahça dolaştı evin bütün odalarını, annemi azarladı, benim bıyıklarımı tutup sallayarak çekti, “nedir bu bıyıklar” diye.

Kitapları alıp götürdüler.

Yıllarca hapishanelere gidip geldik.

Daha sonra Mehmet Ali Ağca’nın elini kolunu sallayarak kaçtığı Maltepe Zırhlı Tugay’daki askerî hapishane babamların ilk durağıydı.

Girişteki koğuşlarda gençler yatıyordu, Bozkurt Nuhoğlu pencereden bakıp gelenlere takılırdı, Ömer Ayna öbür koğuşun penceresinde bakardı.

Hapishaneden kaçtı epey sonra, yakalayıp vurdular.

Parmaklıkların arasından bakan aydınlık yüzü hâlâ gözümün önünde.

12 Mart kesmedi askerleri, dokuz yıl sonra 12 Eylül’ü yaptılar.

Bildirilerde, demeçlerde, emirlerde Atatürk lafından geçilmiyordu, darbeyi Atatürk yapmış olsa bu kadar çok adı geçmezdi herhalde.

11 eylülde ülkenin sokaklarında gençler birbirini öldürüp duruyordu, 13 eylülde kimse kimseyi vurmadı.

Süleyman Demirel, “Bir günde ne oldu da herşey duruldu, cinayetler bitti” diye sormuştu.

Darbe yapılmıştı, kimsenin kimseyi vurmasına gerek kalmamıştı.

Aynı tabancayla sabah bir sağcının, öğleden sonra bir solcunun vurulmasının “meyvesini” toplamıştı askerler, istedikleri olmuş, darbe ortamı hazırlanmıştı.

Onlar darbe yapacak diye çok çocuk vuruldu sokaklarda.

Günde yirmiye yakın genç öldürülüyordu.

O zamanın “Ergenekon”u haldır haldır çalışıyor, gençleri kışkırtıp birbirlerine kırdırıyor, arada kendisi de gidip birilerini vuruyordu.

Baçelievler’de yedi TİP’li genci boğanların liderliğini yapan Abdullah Çatlı daha sonra Susurluk’un has adamı olmuş, devlete hizmeti sürdürmüştü.

Gazeteler alçakça darbeye giden yolun açılmasına yardım etmişler, darbeyi desteklemişlerdi.

Evren, meydan meydan dolaşıp “yeni Atatürk” edalarıyla konuşmalar yapıyor, ipe sapa gelmez laflar ediyor, insanı ürpertecek bir sığlığı sergiliyordu.

“Asmayalım da besleyelim mi”
diyecek kadar kendini kaybetmişti.

İnsan hayatının hiçbir değeri yoktu onun için.

Gençleri astı.

Defalarca sehpalar kurdurdu çocukları ipe çekmek için.

Diyarbakır hapishanesini işkencehaneye çevirdi.

Yapmadıkları rezillik, alçaklık kalmadı o hapishanede.

Kürt gençlerini kışkırtıp dağa sürmek istiyorlardı.

İstedikleri oldu.

Binlercesi dağlarda öldü.

Ülkenin her yanındaki hapishaneler tıklım tıklım doluydu.

Gençleri, sendikacıları, siyasetçileri, solcuları, sağcıları alıp alıp götürüyorlardı.

Beş general yan yana dizilip bütün ülkeye emirler yağdırıyorlardı.

Hiç bir yetenekleri, hiçbir bilgileri, hiçbir özellikleri yoktu, halklarının kendilerine verdiği silahla halklarını eziyor, korkutuyor, sindiriyor, aşağılıyorlardı.

Dokunulmaz olduklarına inanıyorlardı.

Onlardan da, diğer darbecilerden de, darbe yapmak isteyenlerden de iğrendim ben.

Hâlâ da iğrenirim.

Kendi insanlarına yaptıklarından, hak etmedikleri bir iktidarın peşinde koşmalarından, gençleri kıllarını kıpırdatmadan öldürmelerinden tiksindim.

28 Şubat’ın ahlaksızlıklarını da gördüm, bankaları nasıl soyduklarını da, aşağılık oyunlarla “irtica tehlikesi” havaları yaratmalarını da, medyayla nasıl kol kola girdiklerini de.

Benim yaşımdaki herkes gibi çok darbe gördüm ben.

Çok rezillik gördüm.

Çok rezil gördüm.

Ama darbecilerin yargılandıklarını da görüyorum şimdi.

Çocukları oturtup yargıladıkları sandalyelerde oturuyorlar.

İhanetin bir cezası olduğunu öğreniyorlar.

Halklarına ihanet etmenin bedelini ödüyorlar.

  • Yorumlar 9
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89