• BIST 83.048
  • Altın 146,881
  • Dolar 3,7605
  • Euro 4,0391
  • İstanbul 4 °C
  • Diyarbakır -6 °C
  • Ankara -11 °C
  • İzmir 5 °C
  • Berlin -2 °C

1 mayıs ve duygular…

Ersin Tek

Yarın1 Mayıs işçi bayramı. Kendini mutlu hissetme, mutluluğunu bölüşme, emeğin, sevginin dayanışması ve kendine yapıştırılan etiketi, mesleği, varoluş biçimini kabullenmenin adıdır bayram. Bugün olaya o kadar girdi çıktı müdahale ediyor ki, öyle bahsettiğimiz gibi tozpembe olmuyor bu kabullenme…

Bu ülkede 1 Mayıs denilince, herkesin zihninde Taksim Meydanı, yasak ve 1mayıs 1977’de Kazancı yokuşuna sürülerek üzerine ateş edilen emekçilerin anısı canlanır.

Her sene devletin kızgın ve amansız güvenlik güçleri ile yıllardır bu bayramı istedikleri alanda kutlamak için mücadele veren ve her türlü kanlı bedele göğüs geren işçilerin, emekçilerin mücadelesini görüyoruz. Hele geçen sene ki görüntüler, tam bir savaşı andırıyordu. Kontrolsüz gücün  sadist zevkini çıkaran polis ve sokak aralarında polisle çatışan, önüne çıkan banka, işyeri, ne varsa camlarını yerle bir eden öfkeli göstericilerin görüntüleri gözlerimizin önünde hâlâ.

Taksim Meydanı, başka ülkelerin bayraklarını yakıp, ırkçı ezberleri, ırkçı nefreti kusanlara ve darbeci baroya serbest iken, emekçilere yasaktı... Neden diye sordu herkes? Ama cevabı yoktu…

Aslında biliyoruz, yüce devlet/lûlar/ın günahı yazılmıştır o meydanda. Hem de emekçilerin kanıyla yazılmıştır ne yazık ki. Tabi bunun görünmesini, bilinmesini istemezler. Hatta işçilerin kendi kanlarını, yitirdikleri canlarını anımsamalarına izin vermemek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Çünkü çok iyi biliyor ki, emeği, alın terini sömüren karanlık yüzleri ortaya dökülecek.

Neyse ki, 32 sene sonra bu yasak kalktı, tüm emekçiler taksimde buluşacak. Tabi bu her şeyin bittiği anlamına gelmiyor. O gün öldürülenlerin katilleri hiç bulunamadı? Ve yarın herkes taksime odaklanırken, onlar başka yerde, başka alanda zulümlerini yine devam ettirecekler. Bunu unutmayın…

Medya da 1 Mayısı anlatan bir sürü yazı uçuşacak zaten. Bu yazı enflasyonuna bir tane daha katma niyetim yok. Benim anlamak ve de anlatmak istediğim şey başka: duyguların sosyolojisi ve iktidar…

Duyguların kendi duyuşumuzun ve öznelliğimizin biçimlenmesinde hangi rolleri oynadığını biraz da olsa anlamaya çalışmak. Bu insanların duygularının arka palanındaki ruh hali nasıl açıklanabilir? Bu ruh halini doğuran sebepler nelerdir? Bunlar üzerine düşünmek...

Duyguların, toplumsal ve kültürel süreçler yoluyla biçimlendirilen, deneyimlenen ve yorumlanan olgular olabileceği üzerine düşünerek başlayabiliriz belki. Dostluk, heyecan, sevinç, endişe, mahcubiyet, hayal kırıklığı vs. bütün bu duygular başkalarıyla etkileşime girmek yoluyla toplumsal bir bağlam içinde üretilir çünkü.

Kemper: ‘‘toplumsal aktörlerin birbiriyle etkileşimi sırasında aktörün iktidar kaybı ve kazancını fark etmesiyle duygu akışı meydana gelir’’ diyor.

Kazanmak ve kaybetmek arasındaki ince çizgide tükenen insan ve duygular…

Yapısalcı perspektife göre ise, duygular toplumsal kurumlar, toplumsal sistemler ve iktidar ilişkileri tarafından şekillendirilir.

Belki de duygular sadece, insanın hayatta kalma mücadelesinin destekçileri..!

Oysa Marx, ezici yaşam ve çalışma koşulları yüzünden ve kapitalist ekonomik sistemin bir parçası olarak emeklerinin kendilerinden kopartılan bölümüne yabancılaşmalarının sonucunda, proletaryada oluşan can sıkıntısı, hınç, öfke ve umutsuzluk hislerine ateş püskürüyordu.

Olaya geniş bir açıdan, evrensel bir perspektiften, daha farklı bir sosyolojik pencereden bakmakta yarar var. Duyguların toplum düzeninin korunmasında ve bireyin yaşam yolunda kendisi olarak yürümesi için nasıl bir işlev gördüğü göz ardı edilemez bir gerçek. Kanımca kişiyi hakikate yaklaştıran ‘akıl’ değil, ‘duygular’dır. Hakikat istektir; inanma isteğidir; inandığımız şeye ise hakikat deriz. Dini düşüncenin temelinde de yatan bu derin duygulardır.

İnsan sorduğu ya da sormak zorunda bırakıldığı sorulara cevap bulamadığı vakit, gözlerini duyguların çölünde açar. Artık kelimelerle anlatılamayacak bir haldir bu(sineği şişeden çıkarmaya çalışan Wittgenstein ’in kulakları çınlasın). Böyle bir durumda, insanın duygularını küçümsemek ya da göz ardı etmek öyle basit değil işte. Kişi tüm varlığıyla bir uçurumun kıyısında bulmuştur kendini. Bitimsiz bir savaş… Tükeniş… Kendi içinde bir çaresizlik, dışarıya ise yansıtacağı bir öfkesi vardır sadece.

Artık siz düşünün, bugün işçilerin ve emekçilerin duyguları nasıl olabilir ki?

Sokaklarda aç ve çıplak yatan insanlar, köprü altlarında uyuşturucu madde içip, türlü suçlara karışan çocuklar, emeği sömürülen ve işsiz güçsüz ortada dolaşan milyonlarca genç, seri katilinden, küçük çocuklara tecavüzünden, çözümsüzlüğe mahkûm edilmiş siyasi sorunlardan tutun, insan hakları ihlallerinin her türlüsüne kadar başını alıp giden sorunlar yumağı ile yaşayan bir ülke burası… Ortaklaşarak çoğalan bir yoksunluk, bir çaresizlik, bir kader var. Artık her geçen gün daha çok mutsuz hissediyordur kendini bu insanlar. Geriye hayatlarında tek bir seçenek kalıyor; öfke ve yıkım…

‘Luther’ filminden bir sahne geçiyor aklımdan. Luther öncülüğünde kilisenin zulmüne, yalanlarına başkaldıran köylüler vardı. Bu zulümden kurtuluyorlardı bir gün. Ama sonra bu köylüler Luther’in yokluğunda kiliseyi yakıp yıkıp, içindekileri de katletmişlerdi. Luther bu durumu görünce çok büyük bir öfke, çaresizlik ve pişmanlıkla karışık bir ruh hali içinde kalmıştı…

İktidarın varoluşundan kaynaklanan yakıcılık…

Şimdi düşünün, bu insanların eylemlerinin arka palanındaki duygu seli nasıl açıklanabilir? Bu ruh halini doğuran sebepler nelerdir? İnanın, bu toplumun ruh hali filmdeki o köylülerin ruh halinden pek farksız değil…

Bu öfkenin ve yıkımın çoğaltıcısı olarak da; iktidarları, medyayı, patronları, bilincini sadece kitaptan alan dalkavuk aydınları, iktidarlarla gizli işbirliği yapan ve zenginlik içinde yaşayan işçi sendikalarının başkanlarını, yöneticilerini unutmayacaklar bu insanlar…

Müslüman olarak bilinen bu ülkede; bu kadar zulüm, açlık, yoksulluk, ihanet, kan, gözyaşı ve haksızlık kol gezerken; lüks ciplerle dolaşan, trilyonluk ihalelerle yatıp kalkan, villalarda zevki sefa süren Müslümanların durumunu nasıl anlatmalı? Bunun adı da olsa olsa İhsan Eliaçık’ın deyimiyle ‘Abdestli Kapitalizm’ olabilir.

Artık bu ülke de kendini ezilmiş gören herkes, şu soruları soruyor;

‘İşçinin hakkını alın teri kurumadan verin’ ya da “Sizden birinin din kardeşi onun işinde, emrinde çalışırsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin, ona gücünün üstünde yük yüklemesin.” diyen Hz. Peygamberin izinde yürüyen Müslümanlar nerede?

Ya çölün asil bir evladı olan Ebuzer’in öyküsünü ne çabuk unuttu Müslümanlar?

Ya 68’in romantik kuşağının çığlığı ne oldu? Askere karşı göğsünü siper edip ‘‘Ey askerler! Silahlarınızı bu ülkenin evlatlarına değil, Amerikaya çevirin’’ diyen devrimci gençlik nerede?

Bugün statükonun savunuculuğuna soyunmuş olan solun hali pürmelâl ortada iken, nerede aramalı..?

Ama böyle sürüp gitmeyecek bu düzen! Bir gün tüm ezilenler, zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığını apaçık görecek; hepimizi mahkûm eden bu sistem kökünden sarsılacak o zaman ve pompalanan yapay mutluluktan uyanacak herkes… Heba edilen geleceklerin hesabı sorulacak bir bir...

Mutlu yarınların düşü için göğüs gerildi yalnızlığın çölüne, o sahibi meçhul görünen kurşunlara ve darağaçlarına…

Yarınlar bizim!

Tüm işçi ve emekçilerin 1 Mayıs işçi bayramını kutluyorum…

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89