ilkehaber.com
Roboski Anayasa Mahkemesi'nde
Irak’ta son altı ay'da korkunç bilanço
Fransa: Türkiye sınırı açmalı
Barzani: 'Türkiye yardım etti, açıklamadık’
Salih Müslim: 'Ankara'nın askeri olmayız'
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
02 Temmuz 2009 Perşembe 12:55

“Türkiye’nin gizli tarihinin gün yüzüne çıkmasına sebep oldum”

“Kamusal Alan ve Türban” tartışmasının odağındaki isim Aytaç Kılınç www.ilkehaber.com ’a çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Danıştay tarafından alınan bir kararla, kimlik belgesinde türbanlı fotoğraf bulundurduğu gerekçesiyle “kötü örnek” ilan edilen ve müdürlük görevine son verilen Aytaç Kılınç, görevden alınmasının öncesi ve sonrasında yaşadıklarını İlke Haber’e anlattı. Her kesimden destek görmesine rağmen, yaşadıklarının bu destekle orantılı olmadığını ve mağduriyetinin devam ettiğini ifade eden Kılınç, sırf isminden dolayı hak ettiği yerlere getirilmediğini söyledi.  

Kılınç, bu süreçte acı tatlı çok şeyler yaşadığını, halk desteğinin yanı sıra, Türkiye’nin gizli tarihinin ortaya çıkmasına vesile olmasının, yaşadığı acıları hafiflettiğini kaydederek ülkemizde yaşananları, Amerikan Ergenekon’unu anlatan Prision Break dizisini izler gibi izlediğini söyledi. “Türbana iptal” kararına müteakip, bu kararı veren Danıştay’ üyelerine yapılan kanlı baskının gerekçe yapılmasını da, aynı senaryonun bir parçası olduğunu dile getirdi.  

Verdiğim mücadelenin adının doğru konulmasını isteyen Aytaç Kılınç, “olayı sadece başörtü mücadelesi değil, bir insanın var olması, insan hakları ve özgürlükleri, kadına karşı ayrımcılık, özel hayata müdahale yani kısaca özgürlükler bağlamında bakılmasını isterdim” dedi. 

Zeki olduğumu iddia etmiyorum ama en azından akıllıca davrandığımı düşünüyorum. Panik yapmadan ve provokasyonlara meydan vermeden… Hiç kimsenin sözcülüğünü yapmadım. Dikkat ederseniz Tempo ile aksiyona konuştum. Evet, iki farklı okuyucu kitlesi. Bunun sığ bir olay olarak kalmasını istemediğim için her kesime sesimi duyurmak istedim.” 

Ben meslek hayatım boyunca veliler ve öğrenciler tarafından en çok sevilen öğretmen oldum. Aynı zamanda amirler tarafından istenmeyen kişi ilan edildim. Uyarıdan tutun da kıdem durdurmaya varıncaya kadar ne kadar ceza varsa hepsi sicilimde var. Geriye dönüp bakıyorum, inanın pişman olduğum tek bir eylem göremiyorum. En azından vicdanen rahat huzur içindeyim. Haksızlığa susmadığımı düşünüyorum. O cezaları da onur belgesi olarak taşıyorum. 

İdarecilik görevinden uzaklaştırılmamdan ziyade beni atadıkları okul Kıbrıs Köyü’nde bir okuldu. Sürekli ev ve okul değiştirmek zorunda kaldım. Mahkemeler ve davalar elbette ki tek başına hayat mücadelesi veren bir kadın için zor. Hele ki bir de evlat yetiştiriyorsanız. Herkes gibi bende pek çok ekonomik sıkıntı yaşıyorum. Tanınmışlığımı kullanarak bu sıkıntıları bertaraf etmeye çalışmak benim sahip olduğum değerlere ters düştüğü için maddi bir eylem içine girmedim. Yüksek bir rakam verildiği halde hiçbir TV programına çıkmadım. 

“Bu yönetmelik değişikliği bizim değil, idareyi elinde bulunduranların sorunu. Madem toplumda bir rahatsızlık var ya çözersin ya da çözeceğin için söz vermezsin. Memursan açacaksın. Yetkiyi ve gücü elinde bulunduranların her dediğine evet demeyeceksek yetkiyi ve gücü elinde bulunduranların isteklerimize cevap vermesi için mücadele edeceğiz bu da nedir. Demokratik toplumlarda tepkisi legal yollarla ifade etmek.” 

“Danıştay’a karar düzeltmeye gittim. Biliyorsunuz 2. Daire davayı görüşmek istemedi. Şu an Danıştay’dan karar çıkacak gibi gözükmüyor. Fakat böyle kalırsa benim mağduriyetim devam edecektir. Ve emsal teşkil edecektir. Süre 8 yıl olduğu için AHİM’e başvuru hakkım doğuyormuş. Avukatım bu doğrultuda hazırlık yapıyor en azından Danıştay’ın kararını bir an önce vermesi için AHİM’e gideceğim.” 

Kılınç, CHP lideri Deniz Baykal’la yaptığı görüşmeden medyayla ilişkilerine, Ergenekon davasından Danıştay baskınına, medyada konuşması için yüksek miktarda yapılan para teklifinden, gelecek planlarına varıncaya kadar birçok konuda www.ilkehaber.com ’a  çok çarpıcı açıklamalarda bulundu. 

2006 yılında Türkiye gündemini uzun süre meşgul eden ve hatta ülke sınırlarına da taşıp dünya gündemine oturan bir sorunun odağında olan birisiniz. Çok tartışıldı ve yazıldı ama aynı konuyu şu an için tartışmanın veya gündeme getirmenin, kamuoyunun bilmediği ya da sizin yeni farkına varmış olabileceğiniz şeylerin de olabileceği ihtimalini dikkate alarak, sizi, böyle bir sorunun merkezine oturtan unsur neydi diye sormak istiyorum öncelikle? 

Aytaç Kılınç: Türkiye’nin gizli tarihinin gün yüzüne çıkmasına sebep olduğu içindir. Kamuoyunun hassas olduğu bir konuda, Danıştay cesaretli ve radikal bir karar verdi. Ardından Türkiye’nin faili meçhulleri, ihtilalleri, kanlı olaylarını kurgulayan, Türk tarihini yazmaya çalışan derin bir yapılanmanın, davamı kullanması ve ardından Danıştay baskını bu davanın benim açtığım dava olması beni bu durumun merkezine oturttu.

Uzun süreli bir mağduriyet yaşamanıza neden olan, aynı zamanda parti kapatma gerekçeleri arasında yer alan, buna paralel olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayip Erdoğan hakkındaki suçlamaların da mesnedi haline gelen Danıştay kararına yaklaşımınız konusunda, 2006 ile 2009 yılı arasında bir farklılık var mı? Varsa nasıl bir farklılık söz konusu?  

Aytaç Kılınç: Aslında evet farklılık var. Şöyle ki; hakkımda verilen “müdür olamaz” kararı ve “kötü örnek” gerekçesi beni derinden sarsmış, üzmüştü. Fakat olay sadece beni ilgilendirmediği için ve emsal teşkil edeceğinden dolayı, aynı zamanda özel hayata müdahale edilmemesi gerektiğini düşünen tüm aydın ve fikir adamları bu karara tepki gösterdiler. Fakat daha sonraki süreçte, kanlı Danıştay baskını oldu. Akabinde insanlar ve büyük bir kesim eleştiri oklarına hedef oldu ve ikinci bir darbeyi de yine mağdur olanlar aldı. Olay üzerindeki sis perdesi yavaş yavaş aralandıkça olayın gerçek müsebbipleri hakkındaki bilgiler netleşmeye ve Türkiye’nin yakın tarihi hakkındaki karanlık noktalar gün yüzüne çıkmaya başladı. 

Senaryo, Amerikan Ergenekon’unu anlatan Prision Break dizisi gibiydi 

Sizle ilgili davaya bakan Danıştay üyelerine yönelik olarak dört yaralı bir ölümle sonuçlanan bir saldırı düzenlendi. Yapılan bu saldırının, saldırgan Alparslan Arslan tarafından, bu üyelerce verilen türban kararına tepki olarak yapıldığı ifade edilmişti. Bu kanlı olayın gerekçesi haline getirilmiş olmanız sizde nasıl bir etki yaptı? Bir de, yapılan bu saldırıyı gerçekten türban kararına karşı sergilenen agresif bir tepki olarak mı algıladınız, yoksa işin için de bir iş olabileceği ihtimali üzerine mi yoğunlaştınız o dönemde?  

Olay, ilk günden itibaren bazı kesimler tarafından ısrarla, “dinci bir saldırgan" tarafından laik rejime yönelik" olarak gerçekleştirildiği ön kabulüne dayanıyordu. Hatırlarsanız Alparslan Arslan'ın, Danıştay saldırısından hemen sonra basında, "Nurcu Şeyh!" Salih Hoca diye lanse edilen Salih Kurter adlı kişinin türbanla ilgili sohbetlerinden etkilenerek kanlı eylemi gerçekleştirdiği” hikâyesi kamuoyuna lanse edilmeye çalışılmıştı. Sonra aniden o kişi beraat etmişti. İlk günler yaptığım açıklamalarda acele edilmemesi gerektiğini, zaman içerisinde olayın çok boyutlu olabileceği, provokatif bir eylem yada daha sistemli organize bir hareket olabileceğini, bireysel bir saldırı olmadığını düşündüğümü açıklamıştım. Aslında ilk günlerde o kadar sırıtıyordu ki olayın kurgu olduğu. Sanki bir film izler gibiydim. Senaryo, Amerikan Ergenekon’unu anlatan Prision Break dizisi gibiydi sanki. Allahüekber sesleri duyulmuş, olay türban kararından dolayıymış, “kahrolsun başörtü, başörtüyü al başına çal” gibi bazı kesimlerin kin kustuğu sokağa çıkmak için bahane yaratılmaya çalışıldığı, toplumda kamplaşma ve kini körüklemeyi hedeflediği, istikrarın bozulması ve itibarımızın sarsılması için tezgâhlandığı gün gibi ortada idi. Davanın sahibi olan ben, o saldırıyı düzenleyen şahsı tanımıyordum. Ne yakınım ne akrabam ne de benle bağlantı kurmaya çalışan biri idi. 

Danıştay saldırısıyla ilgili olarak bir çok soru işaretini beraberinde getiren yada bu durumu farklı mecralara çekmek isteyenlerin çabasını boşa çıkaran bir gelişme yaşandı. Yani hepimizin bildiği Ergenekon davası Türkiye gündemine oturdu ve hala da gündem oluşturmaya devam ediyor. Bu dava aynı zamanda, Danıştay saldırısının türbanla ilgisi olmadığı gerçeğini de ortaya çıkardı. Bu durum sizi nasıl etkiledi? 

Aytaç Kılınç: Ben haksızlığa uğradığımı düşünüyordum. Türk yargısına güvendiğim için bu davayı açtım. Hukuki sorunların yine hukuk yolu ile düzeltileceğine olan inancımı hep korudum. Mazlumdum ama Danıştay saldırısı ile sanki sanık durumuna düşmüştüm. Ve tarafsız yargılanma hakkımda elimden alınmıştı. Bu saldırının davamla alakası olmadığının gün yüzüne çıkması elbetteki beni çok rahatlattı. Bu şahsi bir şey gibi gözükse de pek çok mazlumun ve haksızlığa uğrayan insanların kendilerin ifade etmesi idi. İnsanlar yargıya da güvenmezse neye güvenecekler? 

Benim sürgün hayatım idarecilik yasağım hala devam ediyor 

Danıştay davasının Ergenekon davası ile birleştirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Aytaç Kılınç: O kadar çok bağlantı var ki. Hangisi görmezden gelinir. Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bomba ile Ümraniye cephaneliğinde ele geçen bomba birbirinin aynısı, ArslanVeli Küçük'le bir arada gösteren fotoğrafın montaj değil gerçek olduğu da kanıtlanmıştı. Alparslan Arslan'la birlikte müebbet hapse mahkûm olan Osman Yıldırım'ın “Bombaları Veli Küçük'ten aldıkları” yönündeki ifadesinde var. 

Biliyorsunuz bazı kesimler, Danıştay’a yapılan kanlı saldırının faturasını belli bir zihniyete ve o zihniyeti temsil edenlere kesmeye çalıştı. Bütün eylem, söylem ve tepkilerini de bu yönde kurguladılar. Bunun böyle olmadığını ortaya koyan gerçekler gün yüzüne çıkmasına rağmen hala aynı doğrultuda hareket edenler var. Bu ısrarı neye bağlıyorsunuz?  

Aytaç Kılınç: Bu ısrarı neye bağlıyorum J. Danıştay-Ergenekon bağlantısı yargı kararıyla ortaya konduğu halde, bu gerçeğe hâlâ gözlerini kapatıyorlar. Danıştay Provokasyonu'nun arka planı bütün yönleriyle gün ışığına çıkacak, diye korkuyorlardır. Olayların perde arkası ile yüzleşmeye cesaretleri yoktur. “Rejim elden gidiyor” yalanına artık herkesi inandıramayacaklardır. Laiklik ya da rejim kaygılarının olmadığı ortaya çıkacaktır. Ergenekon yapılanmasının üzerine gidilmesini istemiyorlardır. Darbelerin/darbe girişimlerinin/ muhtıra hazırlıklarının/ suikastların/ provokasyonların perde arkasıyla yüzleşmesi istenmiyordur.

YARIN:Aldığım cezaları onur belgesi olarak taşıyorum”

Kamusal alandan, kamusal vicdana giden süreç…

Kaynak:
YORUMLAR
Türkiyenin gizli tarihi yok.
Hüsamettin Baykara
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
02 Temmuz 2009 Perşembe 17:49
ÖNE ÇIKANLAR
GAZETE BAŞLIKLARI